Jump to content
2019 Temmuz ve 2023 Mart arası tüm içerik ve üyelikler silinmiştir. Lütfen yeniden kayıt yapınız ×

Cem Boneval

Blogger
  • Toplam İleti

    16.837
  • Katılım

  • Son ziyaret

  • Kazandığı Gün

    724

Cem Boneval tarafından yazılan her şey

  1. Emir'e geçmiş, hepimize ders olsun... Yukarıdan bir ses: Bu biiiiiir...
  2. Biraz daha uzun süre kullansaydın, özellikle düşük devir yüksek torku ile çift kavramalı direksiyondan palet kumandalı bir otomatik şanzımanla ne kadar nefis bir kombinasyon olacağını, üzmeden, yormadan, adeta bir BMW tadında akıp gideceğini eminim sen de anlardın. Otomatik düşmanı olarak nitelendirilen ben bile böyle bir şanzımana bu motorda hayır demeyeceğimi buraya yazıyorum. 6 ileride sürekli vites değiştirmekten yorulduğumdan, pardon daha doğrusu sıkıldığımdan artık 1-2-4-6 kullanıyorum, şehir içinde bile. VAG'ın DSG performansını veren bir şanzımana kimsenin kolay hayır diyeceğini zannetmiyorum.
  3. Yakup sahi sıkılmıyor musun Ford'un basiretsizliklerini savunmaktan...!? Yurt dışı forumlarda şimdiye kadar onlarca masaj gözüme çarptı otomatik şanzıman eksikliği ile ilgili, eminim merak edip okusam yüzleri geçerdi. Bir sürü farklı firma bu segmentte daha düşük satış rakamlarına rağmen otomatik araç sunarken Ford'un sunmaması evet bence de "halt yemektir".
  4. Yusuf Osmanlı ne kadar muhteşem bir yükseliş yaşadı ise o derecede muhteşem bir çöküş yaşamış. Nedeni saltanatın yönetim biçimi olarak yetersizliği ve çağa ayak uyduramama olarak özetlenebilir. Kimin hain kimin vatansever olduğunu da pek kolay bilemeyeceğiz, çünkü tarihin ne kadar ve nasıl bilinmesi isteniyorsa o kadarını bilebiliyoruz. Ve lisede okutulan hamasi Emin Oktay romanlarının da gerçek tarihi yansıtmadığı, ya da en azından tümüyle ve nesnel bir bakış açısı ile sunmadığı konusunda da kuşkum yok. Ceddimizi kötülemek gibi bir niyetim yok, ancak hamasete de karnım tok. Tarihe küçük bir pencere yazısı daha: ------------------------------------------------ Başkomutanlık Meydan Muharebesinin 90’ncı yıl dönümünde, bu büyük olayın öncesinde cereyan eden siyasi olayları ele alıyor ve bazı gerçeklerin asla unutulmaması ve de unutturulmasına izin verilmemesi inancıyla sizlere sunuyoruz. 20 Ekim 1921’de Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması Londra’da tam anlamıyla bir şok etkisi yarattı ve Londra ile Paris arasında 10 Aralık 1921 tarihine kadar karşılıklı üç notanın verilmesine(1) sebebiyet verdi. Fransa’nın Türk yanlısı gibi görünen bir tutum alması üzerine, İngiltere, Yunanistan’a desteğini sonuna kadar sürdürmeye devam edeceğini belirtti. Askeri ve politik uzmanların yaptıkları durum muhakemesine göre, Anadolu’da artık Yunanlıların taarruz gücü kalmamıştı, ancak işgalleri altındaki 100.000 km²’den fazla sahayı savunma güç ve kapasitesine sahip olduklarına inanılıyordu. Türkler de Yunanlılara karşı saldırı yapabilecek güçte değildiler. Bu durumda bir çözüm bulununcaya kadar “mevcut durumun devamı” en iyi çözüm yolu olarak görülmekteydi. Bu nedenle hem Fransa’nın barış görüşmelerine başlanması çağrıları duymazlıktan gelinecek, hem de İstanbul’un Barışçı bütün yaklaşımları geri çevrilecektir.(2) Bu arada Sultan’ın İngiliz komiserine 25 Mart 1922 tarihinde yaptığı teklifteki şu ifadeler ibret vericidir: “İngiltere ile Türkiye arasında bir anlaşma akdedilecektir. Anlaşma gereğince Türkiye, bütün ulusların yararına tarafsız olarak Boğazların serbestîsinin korunmasını İngiltere’ye tevdi edecektir.(devredecektir) İngiltere bu amaçla kendi askerlerini ya da Türk Jandarmasını kullanabilecektir. Türk hükümeti Türk Jandarmasını İngiltere’nin emrine verecektir. Hatta Boğazların serbestîsini korumak için gerekli toprak şeridinin idaresi İngiltere’nin eline verilecektir. Sultan, böyle bir anlaşmanın Doğu Trakya ile Edirne’nin Türkiye’ye geri verilmesine karşı itirazı ortadan kaldıracağını düşünmektedir, zira bütün uluslar adına Boğazların koruyuculuğu İngiltere’ye verileceğinden gelecekte korkulacak bir şey olmayacaktır. Böyle bir anlaşma, İngiltere’nin Hilafete düşman olduğu ve Türkiye’yi yıkmak istediği yolunda Hindistan’da vesair yerlerde yaygın olan kanaati hemen ve ebediyen yıkacaktır. Anlaşma aksi fikrin parlak bir kanıtı olacak ve İngiltere’nin hilafetin hamisi (protector) ve şeriki (associate) olduğunu İslam dünyasına beyan edecektir.”(3) İşin en ilginç yönü de bu teklif; Sultan ve Sadarazam’ı tarafından kendisini İstanbul’dan atıp yerine Yeni Bizans Kralı ve Kraliçesi olarak yunan Kralı ve Kraliçesini getirmek için büyük çaba harcayan kişilere yapılmasıdır. Böylesine teslimiyetçi ve onur kırıcı bir teklifle Halife Sultan kurulacak bir barışın temelinde askerin başarısının varlığını görmek istemiyor, Büyük devletlerin tam desteğine sahip Yunan Ordusunun da yenilebileceğine esasen hiç inanmıyordu. Teklifin reddedildiğini söylememiz zannederim gereksizdir. Bu gibi inançsız faaliyetlerin en önemli etkisi Meclis’te kendini gösteriyordu. İngiltere’nin “Türk ordusu Saldıramaz”yorumu muhalif kanadı çok etkilemiş gibi idi. Meclis’te sık sık Türk Ordusunun güçsüzlüğünden, bir saldırı yapamayacağından, savaşsız bir sonuca gitmenin şart olduğu görüşünden bahsedilmeye başlanmıştı ve bu görüş gittikçe yaygınlaştırılıyordu. İngilizlerin ve İstanbul’un bu tartışmaların arkasında olmadığını iddia etmek mümkün değildi. Mustafa Kemal durumu şu sözlerle açıklamaktadır: “Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki “Sakarya savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!” Bu akıma karşı koyduk.. Muhaliflerin sonradan ortaya çıkan kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine saldırı biçimini değiştirerek başka bir iddiayı ortaya attılar. “Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan Ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilaf Devletlerini, özellikle İngilizleri de yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir kuvvet bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek istiyorsak yapılacak iş budur. Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine yeni bir propaganda çıkardılar.“Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Karanlıklara koskoca bir ulus belirsiz, karanlık amaçlara akılsızca sürüklenir mi?” Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasi çevrelerinden ordu birliklerine dek yaygınlaştırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu. Rauf Bey, sık sık ve gizlice “Hiç olmazsa gerçek durumuna bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?” diye soruyordu.”(4) Fevzi (Çakmak) Paşa’nın o dönemle ilgili anıları da şöyledir:“Düşmana kuvvetimizi göstermeden hakkımızı tanıtmamız imkânı yoktu. Yunanlılar İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul’un sözde Halifesi, Mısır Hıdivliğinin sefil salahiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir uşak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkûm edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddi bir kuvvet, ciddi bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik.” (5) Bu sözlerin sahibi Fevzi Paşa’nın şahsında, Türk subayının ruh haline dikkati çekmek istiyoruz. İngilizler, Yunanlılar, Sultan, Bolşevikler, Muhalefet her kesimin söz dinlemesini bekledikleri Mustafa Kemal ve arkadaşları, hepsine üstün gelmek ve ancak o şekilde söz anlatmak mecburiyetinde olduklarının bilincindeydiler. Olumsuz propaganda faaliyetleri şiddetini artırınca Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden (günümüzde dahi etkinliğini sürdürebilecek) şu ibret verici konuşmayı yapmıştır. “Baylar bilirsiniz ki Mecliste bu dönemde en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir… Baylar, maddesel ve özellikle ruhsal çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Acizlik ve duraksamada öylesine ileri giderler ki;“Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza olanak yoktur. Biz varlığımızı sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım” derler. Şimdi Baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum: Bunlardan birincisi, en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. İkinci araç, ulus adına iş gören Meclis’in, ulusal isteği belirmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği direnç, dayanışma ve yiğitliktir. Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydan gelip düşman karşısında çıkarılmış bulunan ordumuzdur.”(6) Ordu beklenen (daha doğrusu beklenmeyen) taarruzuna işte bu baskılı ortam içinde başladı. Saldırı ve hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yapılmış, Türk halkının tam bir disiplin içinde ve genellikle gece yaptığı intikallerle bütün istihbarat örgütleri atlatılmıştır. Türklerin saldıramayacağından emin olan Yunanlılar, kendilerinin çekilmeye mecbur edilmeleri halinde Batı Anadolu’da Yunan hâkimiyetini devam ettirmek amacıyla; İzmir-Balıkesir arasında bir İyonya Devleti kurarken (30 Temmuz 1922); Trakya’da ki tümenleri ile İstanbul üzerine yürüme hazırlığı yapıyordu. Yunanlılar bu hazırlık içinde iken İngiliz Başbakanı Llyod George 4 Ağustos 1922 günü Avam kamarasında yaptığı konuşmasında Yunanlılara şu sözlerle büyük destek veriyordu. “Yunan ordusu, mevziimizi boşaltamayız ve antlaşmada kendilerini koruyacak ne gibi hükümler bulunduğunu öğreninceye kadar halkımızı arkamızda terk edemeyiz dedi. Bu mantıksız değildi. Ne olursa olsun Anadolu’nun bu bölgesindeki azınlıkları etkili bir şekilde korumak gerekmektedir. Bu güvencelerle Ankara’nın sözünü kastetmiyorum. Bu söz Ermenistan içinde verilmişti. Neye yaradı? Tek Ermeni’nin ve Rum’un hayatını kurtarmadı. Himaye, bu bilinen bölgedeki hükümetin anayasası biçiminde ve etkisinde, yeterli bir himaye olmalıdır.”(7)İngiltere Başbakanı, ağzından çıkan bu sözlerle, kurulmakta olan İyonya Devletini tanımış oluyordu. Aynı günlerde Yunanlıların İstanbul’u işgal etme hazırlıkları üzerine İstanbul’daki Müttefik orduları Başkomutanı General Harington: “Yunanlıların İstanbul’u işgal etmeleri halinde Sultan’ın şahsının himaye edilip edilmeyeceğini” soruyordu.İstanbul’a yeni bir kral, daha doğru bir deyimle Yunan Kralı Konstantin, yeni bir imparator olarak gelmek üzere idi.(8) Mustafa Kemal çok süratli bir imha planı uygulamak zorundaydı. Böylelikle hem düşmanın bir başka savunma mevziinde direnmesine imkân vermeden imhasını sağlamak, hem Batı Anadolu’nun yakılıp-yıkılmasını önlemek ve hem de Yunanistan’ın batılı müttefiklerinin müdahalesine meydan vermeden sonuç almak mümkün olmalıydı. Bütün risklerine rağmen, hazırlanan plan aman vermeden uygulandı. Mustafa Kemal Başkomutanlık Karargâhı diye bir yerde sabit kalmadı, daima en ileri hatlara yakın bulundu ve gelişmelere süratle müdahale ederek sonuca ulaştı.(9) İngilizler durumu ancak 2 Eylülde anlayabildilerse de Mütareke teşebbüsüne 7 Eylül günü geçebildiler. İstanbul Hükümeti, Büyük Taarruzun nedenlerini kavrayamadığını ileri sürüyor, üzülüyordu. Padişahın bendeleri, Büyük Taarruzun Venedik Konferansını altüst edebileceğini düşünüyorlardı. Böyle bir konferans hazırlanırken, saldırıya kalkışmanın zamanı mıydı? Mustafa Kemalde hiç mi “takt” (yerinde davranma) yoktu.(10) DİPNOTLAR: (1) Bilal N. Şimşir: İngiliz Belgeleriyle Sakarya’dan İzmir’e, s.206–212(Ankara–1989) (2) Aynı eser, s.276–291 (3)Aynı Eser, s.280–290 (4) Söylev-II, s.465–466 (TTK Ankara–1989) (5) 30 Ağustos Hatıraları, s.22 (Sel yayınları, İstanbul–1955) (6) Söylev-II, s.467, 468; Atatürk’ün Gizli Oturumlarda Konuşmaları, s.241–244 (7)B. N. Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s.310 (8)Aynı eser, s.310–311 (9)30 Ağustos Hatıraları, s.32, 33 (10) Sakarya’dan İzmir’e, s.341, 342 Dr. M. Galip Baysan İLK KURŞUN
  5. Ford'un küçük hacimli yüksek torklu makineleri otomatik şanzıman ile sunmuyor olması bir basiretsizliktir ve nedenini sadece Allah biliyor... Daha Ford camiası içinden veya dışından bunun nedenini anlatabilecek bir fani çıkmadı karşıma. Hedef pazarda böyle bir beklenti olmadığı savları ise eğer özellikle kendileri inanıyorlarsa trajik bir yanılgıdır. Hayret ve ibretle izliyor ve durumun değişeceği günü sabırla bekliyoruz. Özellikle EB motorla çok uyumlu ve keyifli olacağına hiç kuşkum yok.
  6. Kuru kuruya kutlamayla geçiştirmek yetmez. Anmak ve düşünmek lazım... Bakın Mustafa Mutlu neler yazmış: ------------------------------------------ Dünyada bir ilk! Bundan beş yıl önce, 30 Ağustos 2007‘de, “Değerini Bilenlerin Bayramı Kutlu Olsun!” başlığıyla aşağıdaki yazıyı yazmıştım: *** Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması’yla yurdumuz tamamen elimizden alınmıştı. Topraklarımız işgalci devletler arasında pay edilmişti. Osmanlı Padişahı ve hükümeti... İstanbul basını... Devleti yöneten bürokratlar teslim olmuştu... Düşman ordusu, İstanbul Üniversitesi’nin kalbine karargâh kurmuştu da “akademik dünya” bunu ayakta alkışlayarak karşılamıştı! İstanbul sosyetesi ise teslim olmaktan da öteye gidip, Fransızların, İngilizlerin şerefine balo düzenleme, onlarla akraba olma gayretine düşmüştü: “Ayyy monşer, ne kadar yakışıklı ve cesursunuz... Müziğiniz ne kadar hoş, yemekleriniz ne kadar leziz... Hatta çişiniz bile ne kadar farklı! Size hayranız efendim!” İstanbul’daki bu soysuz tavra karşı ilk tepki, Atatürk’ten geldi... 19 Mayıs 1919’da o vapura bindi; sonrasını biliyorsunuz... Gazi Mustafa Kemal’in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922’de düşmana saldırdı, 30 Ağustos’ta son yumruğu vurdu! Peki; ülkenin düşmandan kurtarılmasına en çok kim üzüldü biliyor musunuz? Osmanlı Padişahı... Çünkü bu zafer, onun saltanatının bitmesi demekti! Bir de üç yıl öncesine kadar işgal kuvvetlerine övgüler düzen sözüm ona “devlet ve hükümet adamları” ile İstanbul sosyetesi... Hani çocuklarını savaştan kaçırmak için Paris’e gönderen paralı züppeler... İçleri kan ağladı Fransız sevgilileri gitmek zorunda kaldı diye; bu yüzden sadece, “Ay bağımsızlık ne hoş duygu, monşer!” diyebildiler yalancıktan! Anadolu’daki sevinç ise gerçekti... Çünkü canlarıyla, kanlarıyla savaşan insanlar için “hoş bir duygu” olmaktan çok farklıydı bu zafer... “Hayatta kalmak”, “Ezilmemek”, “Aşağılanmamak”, “Tebaa olmaktan vatandaş olmaya terfi etmek” demekti! İşte biz bugün, 30 Ağustos 1922’deki o büyük zaferi kutluyoruz... Bugün bazı devlet adamları “bayramımızı kutlayacak”lar... Ama iş olsun diye! Anlamını kavramadan... “Demokrat” kisvesine bürünmüş Osmanlı sosyetesinin beyzadeleri de “Ay, çok hoş duygu... Acaba hangi barda kutlasak” demeye devam edecek... Sözüm onlara: Haydi; işinize! Siz bu bayramın anlamını, önemini ne bilirsiniz ki? Bilseydiniz; 85 yıl öncesinin o karanlık günlerini, o teslimiyetçi zihniyeti, o kaderci yönetimi, o dini kalkan yapan anlayışı bugün de hortlatmaya çalışır mıydınız? Ve bugün benim gibi ortaya çıkıp da ciğerinizdeki havanın tamamını kullanarak hanginiz bağırabilirsiniz: Yaşasın İstanbul sultasına aldırmadan yokluktan, hiçlikten, sıfırdan kurulan Türkiye Cumhuriyeti... *** Aradan beş yıl geçmişti... Bu yılın başlarında, ‘Maraton’da Sona Doğru isimli kitabımı yazıyordum. Yukarıdaki yazıyı olduğu gibi aldım ve “2012’den bakınca” başlığı altında eklemelerde bulundum. O bölüm de aynen şöyle: *** Bu yazının yayınlanmasından yıllar sonra, 2011‘in kasım ayında ilk kez Kocatepe‘ye gittim. Bırakın savaşmayı, arabayla çıkarken zorlandım, yoruldum! Sadece Mustafa Kemal‘in askerlerini değil, Yunan Ordusu‘nu da takdir ettim; inanır mısınız? O dağlarda ne işiniz var be kardeşim? Bugün bile beş dakika durduğunuzda donduğunuz o ayaza, hem de on binlerce askerle aylarca nasıl dayandınız? Ne yediniz, ne içtiniz, nasıl gelip gittiniz? Hele hele sizi o dağlara gönderen İngilizlerin, Fransızların İstanbul‘da lüks apartmanlarda düzenlenen davetlerde mekik dokuduğunu duydukça hiç mi, “Ne işimiz var burada?” demediniz? Verilen mücadelenin ihtişamını, yapılan savaşın kutsallığını ve orada yazılan destanın büyüklüğünü anlamak için o coğrafyayı görmek lazım! Aksi takdirde çok şey yazar, söyler insan... Ama eğer sağlığınız yerindeyse; bu ülke, kurulan bu düzen umurunuzdaysa... Ne yapın edin gidin Şuhut‘a ve Kocatepe‘ye... İki roman yazdım ama benim kalemim yetmez o dağları, soğuğu ve insanı vatanı için ölmeye azmettiren o havayı anlatmaya! Gidin; o kayaları görün sadece, tırmanmadan... Tırmanamazsınız zaten; düşman kovalamıyorsunuz ki! Aradan geçen 89 yılın yok edemediği o müthiş kan kokusunun toprağa, dikene, çalıya dönüşüp de hâlâ genizlerinizi yaktığına tanık olun... Eğer o saatten sonra bile, hâlâ o tanrısal mücadeleye saygı duymazsanız... Zaten iflah sınırı aşmışsınız demektir! *** Bu eklemeyi yaptığım günün üzerinden en fazla altı ay geçti... Bugün yine 30 Ağustos; geçen yıl terör olayları nedeniyle yapılmayan Köşk‘teki tören, bu yıl da “Cumhurbaşkanı’nın kulağındaki iltihap” nedeniyle iptal edildi! Dünyada bir devlet adamının rahatsızlığı nedeniyle ulusal bayram kutlamasını iptal eden ilk ülke olarak tarihe geçtik! Olsun varsın; zaten bu bayram seçkinlerin değil, ulusun bayramı... Köşklerde yapılmasa da biz yaşamasını ve yaşatmasını biliriz! Hepinizin bayramı kutlu... O büyük mücadelede can veren kahramanların ruhları şad olsun! *** GÜNÜN SORUSU 26 Ağustos-30 Ağustos 1922 tarihleri arasında yapılan meydan savaşlarında verdiğimiz şehit sayısı 2 bin 318... Yani son otuz yılda terör yüzünden kaybettiğimiz asker ve sivillerin sadece yüzde altısı... Sorum size: Tamam; 1922’deki o müthiş savaşlarda zayiatımızın bu kadar az olması, Atatürk’ün askeri dehasını gösteriyor da... Otuz yıldır teröre verdiğimiz kurbanların sayısının bu kadar çok olması neyi gösteriyor?
  7. İki şey önemli: 1. Gaz tepkimesini arttırmak, ilk ve hızlı kaçışı sağlıyor. Emisyon ve ekonomi öncelikli ataleti ortadan kaldırınca beygir sayısı artmadan bile gücün kendini gösterme şekli değişiyor (bu basitçe pedal modülü ile de oluyor) 2. İlk iki vitesteki tork kesintisinden kurtulmak Superchipsi kullanıp çok olumlu görüş bildirenler oldu bu anlamda Alman forumlarında... Garanti süresi bitmeden ellemem, sonrası için garanti veremem
  8. Bak buna ben de katılıyorum. Pazartesi'den sonra Himpeks Cüneyt'i ara, elinde spoyler var, 150 TL. Şu anda tatilde taciz etmeyelim. Düzeltme: Ben yazarken cevap gelmiş, neyse varsın olsun, belki başka meraklısı vardır.
  9. Güle güle kullan, "sürmeli güzel" olmuş. İçine sinmiştir umarım... Türkiye'de tek!
  10. Bir uğra istersen: http://www.btgmaslak.com/urunlerimiz/superchips_chip_tuning
  11. "Atın ölümü arpadan olsun" diyorsun galiba... Ya da "hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçtiğinde seyretmeye değer bir şeyler olsun"... Bu da bir seçim!
  12. Herkes kendi malını över bu doğal. Ve hangi yöntemle yapılırsa yapılsın güç arttırımı = yük arttırımı... Bir yerden kazanırken diğer taraftan kaybetmek kaçınılmaz. Bu artan yüke motorun ne kadar dayanacağı, bu süreyi kullanma tarzınız ile ne kadar kısaltacağınız size kalmış. Sonuçta konu hakkında bilgi sahibi olup nesnel değerlendirme yapanların açıklamaları, değişik internet sayfalarının incelemesi ve mantık süzgecinden geçirilmesi sonucu ben superchips gibi arkasında "ciddi" firma desteği olan ve remap yöntemi ile dengeli güç arttırımı sağlayan yolu göreceli daha güvenli buluyorum. Bu konuda kimseyi bir şeye inandırmak derdinde de değilim, sadece fikirlerimi paylaşıyorum. Söylediğiniz ara bağlantıyı takın, +50 HP ile yaşamın kısa ve uzun vadeli izlenimlerini paylaşın burada, biz de nasiplenelim.
  13. Jedi Edition... Güzelmiş Focus da Han Solo Edition çıkarsın bari... Dizel hibrit, 1 litre ile 111 km gidiyormuş. Neyse göreceğiz bakalım. Ama dikkatinizi çekerim, ne pazarlama taktiği... Beklenti yarat, pek çok teknolojiyi ilk sen uyguluyormuşsun gibi davran, daha lansman öncesinde efsaneleştir, testlerde eski Golf'ü liderlikten düşür ve heleki yenisini görelim bakalım de... Şapka çıkarılır buna. Focus forumunda bile dilimizden düşmüyor. Ford ise en yeni teknolojileri ilk defa bu sınıfta kolay erişilebilir hale getirdi, Yakup dışında hakkını veren yok. VW'de bütün bunlar tercih nedeni olarak sayılacak, yere göğe sığdırılamayacak. İmaj herşeymiş demek ki...
  14. Hepsi daha öne yazıldı ama tekrar edeyim: Yük fazla, eğim yüksek ve devir göreceli düşükse araç çekmez, devir rölanti altına düşer ve siz debriyaja basmaz iseniz motor sarsılmaya başlar, sarsıntıların şiddeti giderek artar ve sonunda stop eder. Bu süreçte motoru stop ettirmemek için yapmanız gereken debriyaja basmaktı. O zaman da yokuşun bir yerinde kalacaktınız ve o yükle muhtemelen kalkamayacak ya da çok zor ve debriyaj yakarak kalkacaktınız. Ancak çok özellikli bir yol durumu. Baştan yüksek devirle ve hızla girmek dışında da yapacak birşey yok. Motor zarar gördü mü? Bir kerede hayır, ama her gün 10 kere gerçekleşirse binen yükler uzun vadede sevimsiz sonuçlar doğurabilir. Rahat olun, aracın bu zaafını bilin ve ona göre kullanın.
  15. Dizele has bir şey değil ki Dizel 4,5-6 arası oynuyorsa EB'da 7,5-9 arası oynuyor. Yani fark yüzdesel olarak yakın... Peki sen hiç 6000 dd'da vites değiştirerek 1-2-3-4 yapmanın keyfini yaşadın mı?
  16. Yazılacak çok şey var, özetle: Performans takıntından kurtul, aracını tüm yönleriyle sev ve kullan, motor gücü bunlardan yalnızca birisi ve kuşkusuz öne çıkarılması hedeflenen bir özelliği değil, sonuçta ekonomik bir aile arabası kullanıyorsun, bu gerçeği kabullen Fabrika verileri standart ve belirlenmiş şartlarda sağlanır, nesnel olması hedeflenmiştir, ancak yine de pazarlama stratejisi olarak arabanın gücünü göstermek adına en optimal şartlar yakalanmaya çalışılır. Amatörce yapılan ölçümlerde hız gösterge sapması, kronometre tutmadaki hatalar, yol ve iklim şartları, lastiklerin basıncı ve durumu, yük vb. çok sayıda faktör fabrika verilerinin tekrarını engeller. Dikkat ettiysen profesyonel ekipmanla alışan otomobil dergilerinde dahi fabrika verilerine ulaşılması nadirdir. Üretim teknolojisi gelişmiş olsa da materyal ve montaj toleranslarından kaynaklanan ±%5 civarında bir güç farkı olabilir standart fabrika çıkışı motorlar arasında, yani senin aracın 109 -121 PS arasında bir yerlerde olabilir, şansın yoksa alt, varsa üst değerleri yakalamış olabilirsin. Sıcak hava motor gücünü etkiler. Hava ısındıkça oksijen içeriği azalır, nem arttıkça da öyle, motorda yanan ve enerji veren oksijen olduğundan güç de düşer. Ayrıca sıcak hava gaz sıkışmasında verimliliği azaltır ve erken patlamalara neden olur, bu kendini vuruntu olarak belli eder, neyse ki modern motorlarda vuruntu sensörü ve işletim sistemi girişimleri ile bu etkiler azaltılmaya çalışılmaktadır. Bu yazdıklarım genel kurallar, benzinli ve dizel davranış farkları gösterebilir. Isı artışı motorun da yeterince soğutulamamsı gibi bir soruna neden olabilir. Bu durumda özellikle turboyu soğutmak adına işletim sistemi güç kısıtlamasına gidiyor mu bilmiyorum, ama düşünülmesi gereken bir yöntem olurdu aşırı sıcaklarda. Rakım da performansı etkiler, yükseklik arttıkça havadaki oksijen oranı artar. Eski atmosferik motorlarda her 1000m'de %7-10 güç kaybı hesaplanırdı. Turbo motorlarda işletim sistemi kısmen basıncı arttırarak bunu karşılayabilir, ama ne düzeyde etkili bunu da tam bilmiyorum. Son söz: Aracın bir drag canavarı değil, seni güvenli, konforlu ve akıcı bir şekilde bir yerden bir yere nakletmeye yarayan bir otomobil.
  17. Biraz geç oldu ama Yılmaz Özdil'in yazısı ile anmak isterim. Nur içinde yatsın. "Dedesi, Bağdat kadısı, babası, padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azası’ydı. Çamlıca’da, uşaklı bahçıvanlı, muhteşem bi köşkte yaşayan, oturmasını kalkmasını, ecnebi lisanları bilen, yakışıklı bi delikanlıydı. Yüksek tahsil için İskoçya’ya gönderildi. Ve, Londra’da bi partide gördü onu… Güzeller güzeli İngiliz genç kadın, şahane gülümsüyor, etrafına ışık saçıyordu. Vuruldu, âşık oldu. Gözler her şeyi anlatır derler ya, belli ki, hisleri karşılıksız değildi. Zaten, zarif bi kaç kısa cümleden oluşan sohbet sırasında işareti almış, genç kadının her gün Hyde Park’ta at gezintisi yaptığını öğrenmişti. Sabahın köründe, soluğu Hyde Park’ta aldı. Aaa ne tesadüf filan… Birlikte at bindiler, yemek yediler, muhabbeti ilerlettiler. Rüya gibiydi. Rüya gibiydi ama, uyanması da vardı… Tahsilini tamamlamıştı, yurda dönmesi gerekiyordu. Kalsa, olmaz, bıraksa, hiç olmaz. Pat diye, benimle evlenip Türkiye’ye gelir misin dedi. Genç kadın sevinç çığlığı attı, coşkuyla boynuna atlayıverdi. Sonra… Az geri çekildi, oturdu, boynu büküldü, hayatta en çok istediğim şey bu ama, maalesef imkânsız, Jack var dedi. Jack de kim yahu? Genç kadının ailesi tiyatrocuydu, ordan oraya turneyle dolaşan kumpanyaları vardı. Babası ölünce, annesi bi adamla Avustralya’ya kaçmış, kızını anneannesine bırakmıştı. Anneanne, n’aapsın, torununu acilen başgöz etmiş, talihsizlik işte, savaşa giden damat, kimbilir nerde mıhlanmış, geri dönmemiş, ardında, henüz 16 yaşında hamile bi dul bırakmıştı. Jack, oğluydu. Delikanlı dinledi, dinledi, önce sıkı sıkı sarıldı, sonra, hiç sorun değil, oğlumuzla gideriz dedi. Orient Express… Ver elini İstanbul. Delikanlı hiç sorun değil demişti ama, sorun büyüktü. Esir şehrin insanlarıydı İstanbul… Mustafa Kemal Bandırma’ya binerken, İngiliz gelinin, İngiliz işgalindeki kâbusu başlıyordu. Dedim ya, işgal yıllarıydı, herkes herkese şüpheyle bakıp, memleketi satanları mimlerken… Faytona binip, köşke geldiler. Aman da efendim hoş gelmişiniz sefalar getirmişiniz diye kucaklaşma beklenirken, bismillah, nerden bulup getirdin bu gâvuru dedi, delikanlının ailesi! Memleket İngiliz süngüsü altında inim inim inlerken, İngiliz gelin olacak iş değildi yani. Aşklarına sığınıp, göğüs gerdiler. Sevdiği adam uğruna, kara çarşafa bile girdi İngiliz gelin, Müslüman oldu, Nadide adını aldı. Kaderin cilvesi mi desek, ne desek… Mustafa Kemal Bandırma’ya binerken İstanbul’a inen bu genç kadının nüfus kâğıdına, doğum yeri olarak Bandırma yazıldı… Çünkü, nüfus memuru doğum yerinin Londra olduğunu gördü, Londra Mondra olmaz, olsa olsa Bandırma’dır diye kaydetti! Memleket kurtuldu, cumhuriyet kuruldu. Hariciye’ye giren delikanlı, Lozan’da İsmet İnönü’nün özel kalem müdürü oldu. Şak, kanun çıktı, hariciyecilerin eşi ecnebi olamaz… İnönü, pek beğendiği delikanlıya kıyamadı, boşan, birlikte yaşa, mesleğine devam et dedi. Delikanlı, bu teklifi hakaret olarak kabul etti. Benim için ailesini, memleketini, dinini terk eden eşime bunu yapamam, mesleğimden vazgeçerim, aşkımdan asla dedi. Bastı istifayı, ıvır zıvır işler yaparak, evini geçindirmeye çalıştı. O zamanlar memur değilsen, ayvayı yiyordun. Ayvayı yedi. Hayatları kaydı. Önce eldeki avuçtaki bitti, sonra gümüşler satıldı, ardından köşk gitti… Dımdızlak kaldılar. Kiraya çıktılar. Tükene tükene, gecekonduya kadar düştüler. Çocukları olmuştu. Saracak bez yoktu. Çarşafları yırttılar. Bi eli yağda bi eli balda doğup büyüyen delikanlı, eşinin hiç sızlanmadan dimdik duruşunu gördükçe, yeniden yeniden âşık oluyordu ama, kahrından alkole dadanmıştı. Çalışamaz hale geliyor, daha çok sefalete sürükleniyorlardı. Hayatlarında eksilmeyen tek kavram, mutluluktu. Mutluydular. İngiliz anne, adı gibi, hakikaten nadide’ydi… O kör kuruşa muhtaç hallerinde bile, hastaneden atılmış iki çocuklu bi kadına evini açtı, sokakta dilenen bi nineye kendi yatağını verdi, aylarca baktı, yıkadı, pakladı, komşuların fısır fısır dedikodusuna aldırmadan, kaçak olarak yaşayan, dara düşmüş bi Fransız’ı sofrasına oturttu, çocuklarına kuru ekmeği paylaşmayı öğretti. Bi gün… İngiltere Elçiliği’nden görevliler geldi, nasıl duydularsa duymuşlar, çocuklarını al, İngiltere’ye dön, eğitimlerini üstlenelim, sosyal güvencen olsun dediler Nadide’ye… Kapıdan kovdu! Eşim Türk, çocuklarım Türk, burada babalarının yanında yaşayacaklar, ben de onların yanında öleceğim, benim için hayatını feda eden eşimi, paraya değişmem dedi. İki millet, iki devlet, iki din arasında perişan olmuşlardı ama, aşkları sapasağlamdı. Üstelik… Cumhuriyet de sapasağlamdı. O dönemin Cumhuriyet’i, şimdiki gibi sadece parası olanlara değil, gariban ailelerin çocuklarına da fırsat eşitliği sağlıyor, okumaya niyetleri varsa, okutuyor, üniversiteyse üniversite, konservatuvarsa konservatuvar, yeteneğin önünü açıyordu. Delikanlı, delikanlı gibi yaşadı, öldü. Nadide zatürreeden vefat etti, hayatının en çetin günlerini yaşadığı İstanbul’da, kızının evinde… En çok kızına güvenir, en çok küçük oğlunu severdi. Bu koca yürekli kadının küllerinden doğan kızı, Yıldız… Oğlu, Müşfik Kenter’di. Boşuna dememişler, işini yapacaksan aşk’la yap diye… Ve, merak ederim, tiyatroda sahneye koymak için abuk sabuk senaryolar aranır hep niye?"
  18. Bu reklamı görüp de bu arabayı alana ne denilecek şimdi?
  19. Bu konuda çok yazıldı, ama özetle Racechip ve benzeri araya takılan modüller grubu motor işletim sistemini yeniden programlamıyor, fakat gelen sinyalleri manipüle ederek bir tür aldatma yapıyor. Bu sağlıklı bir durum değil. Uzun vadede ne sorun çıkar derseniz, artan ısı nedeniyle aşınma özellikle turboda çok belirgin olur, yüksek turbo basınçları silindir kapağına yükü arttırır, tüm hareketli sistemler aşırı yük ve ısı altında çalışır, bu özellikle limitlerde kullanıldığında sorun yaratabilir, yakıt püskürtme süresinin uzaması kurum oluşumunu arttırır, öngörülen tork değerlerine ulaşırsa şanzıman dahi etkilenebilir. 1.6 EB zaten normal kullanım için oldukça performanslı ayarlanmış, bunu bu tür bir aldatıcı ünite ile daha fazla zorlamayı akıllıca bulmuyorum. En çok da tüketim değerlerinin azalmasına gülüyorum, ne kadar? 1,01 litreye kadar, biri anladık da 01'i ne oluyor onu çözemedim. Ayrıca bu sistemler motor kontrol ünitesini aldattığı gibi yol bilgisayarını da aldatıyor ve gerçek tüketimin altında değerler vermesine neden oluyor. İlle istek varsa adam gibi bir programla remap derim, Superchips kötü bir seçenek değil, sadece daha çok paraya daha az güç verir, ama göreceli sağlıklı olur.
  20. Toyota bir dönem fiyatına göre iyi kalite sunan bir modeldi. Tasarımları da hep sıradan, biraz moda akımlara takılan, ama bir türlü heyecan vermeyen tarzda oldu. Bu da farklı değil. Alçaltmış, sivriltmişler, sürtünme katsayısı düşmüştür eminim. İç mekan kalitesi artmış gibi, belki iç hacimler de büyümüştür. Hibrit uzun vadede ilgi çekici olabilir, onun dışında cansız, hiç bir yenilik içermeyen motorlar, 1.4D ve 1.6 Benzinli. Hala marka meraklısı varsa bakar belki, ama benim hiç ilgimi çekmedi. Ha bir de bu sınıfta fiyatlar Hyundai'de bile uçmaya başladığından belki rekabetçi fiyatlar girerlerse satar bir miktar. Bu imajla çok konuşmaya değecek bir model değil.
  21. Yaptır yaptır, Jetta'da bir numara yok seninki gitmiyor, olay bu.... Boşuna neden arama, bahane üretme. Hem ses sisteminde de parazit var, Focus Tirt modeli işte...
  22. Yakıt fiyatları sürekli değiştiğinden (genelde bindirim yönünde) bu tür açıklamaların pek yararı olmaz, lütfen tüketiminizi litre/100 km cinsinden ifade edelim.
  23. İnsanoğlunun bu tarzda sınırları zorlama çabasını takdir ediyorum. Benden de büyük
×
×
  • Yeni Oluştur...

Önemli Bilgi

Bu siteyi kullanarak, forum Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.