Jump to content

Günlükler

 

Alanya Kalesi: Bir hafta sonu gezi hedefi

Alanya Antalya iline bağlı, yaklaşık 300.000 nüfuslu plajları ve deniz kenarına kurulmuş olması nedeniyle yabancıların yerleşmeyi tercih ettikleri bir Akdeniz beldesi. Son yıllarda ciddi bir yapılaşmanın ve nüfus artışının hedefi oldu. İl olma istekleri de var ve çok da yersiz görünmüyor. Alanya'nın simgeleyen üç şey var, kalesi, Damlataş mağarası ve Kleopatra plajı.  Hafta sonu ve bahar olunca uzun süredir uğramadığımız Alanya'yı ve kalesini ziyaret etmeye kara verdik.  Antalya arası 140-150 km arası duble yol ile döşenmiş ve ulaşım kolay gibi görünüyor, ama maalesef öyle değil. Yol kıyı boyunca önemli tatil beldlerinden geçtiği için çok sık aralıklarla ve kırmızı dalgada çalışan bir sinyalizasyon var, yoruyor ve bıktırıyor. Her yığılmada da en ufak bir boşluğu dahi kullanıp öne geçmeye çalışan sabırsız ve görgüsüz sürücüler de cabası. Yani pek öyle basarım kolayca giderim yolu değil, aklınızda bulunsun.  Alanya kalesi ilçenin tam ortasına konumlanmış, 250 m rakımlı bir tepe/yarımadaya kurulmuş. Karaya bağlantısına yakın Alanya Belediyesi binası yer alıyor ve şehri Batı ve Doğu plajları olmak üzere ikiye bölüyor. Batı plajı zaten meşhur Kleopatra plajı. Bu sosyetik hatunun da denize girmediği yer kalmamış Akdeniz kıyılarında.  Tarihçeye göz atmadan olmaz.  6km uzunlukta surlar tarafından çevrilmiş, 10 hektarlık bir yarımada üzerinde bulunan Alanya Kalesi; Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yapmıştır.
İlk kayıtlı bilgiler M.Ö IV.yüzyıla dayanıyor ve Kilikya'da zaptedilmesi güç çok dik bir kaya üzerinde kurulmuş bir kent olan Korakesion tanımlanıyor. . 
Korakesion; küçük bir askeri birlikle bile doğal savunma kolaylığı ve korunaklı limanı sayesinde, korsanlar ve asiler için ideal bir sığınak olarak, M.Ö. II. yüzyılda korsan limanı ve merkezi oluyor. .
M.Ö.65 yılında Roma’lı Pompeius’un Korakesion'u fethediyor. Kent ve dolayısı ile kale Roma döneminde surların genişletilmesi ve yeni binaların ilave edilmesiyle büyüyor ve Bizans döneminde Kalonoros (güzel dağ) adıyla, gemiciler için önemli bir yer belirleme noktası ve Akdeniz’in en işlek limanı oluyor. 1221 yılında Kalonoros; kalenin sahibi Kyr Vart tarafından Anadolu Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat’a teslim ediliyor ve adı Alaiye olarak değişiyor. . I.Alaaddin Keykubat, kaleyi ve içindeki kenti büyüterek Alanya’ya en parlak dönemini yaşatıyor. Bugünkü mevcut surlar, büyük sarnıçlar, Tersane, Kızılkule, Tophane, ve İçkale’deki saray kompleksi Alaaddin’in yaptırdığı eserlerden bazıları, Ehmedek, Akşebe Mescidi, Andızlı Camii, Selçuklu hamamı, Aşağı Kale hamamı da Selçuklu döneminde yaptırılmış. Alaiye; 14. yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçukluların önde gelen bir ticaret kenti, önemli bir deniz üssü, Mısır ve Suriye ile güçlü ilişkileri olan bir ticaret ve gemi inşa merkezi olarak Anadolu’nun ve Akdeniz’in önemli kentleri arasında yer almış. Çoğunlukla gemi yapımında kullanılan ünlü sedir ağaçları için gelen Mısırlı tacirlerin yanı sıra; Ceneviz, Venedik ve Floransalı tacirler de Alanya’dan baharat, keten ve şeker alıyorlarmış. Mısırlı ve Suriyeli tacirler Alanya yolu ile Karadeniz limanlarına da seyahat ediyorlarmış.
Alaiye; Selçuklu devletinin çöküşüyle kısa bir süreliğine Kıbrıs Krallığının eline geçiyor (1293), Karaman ve Alaiye Beylik dönemlerinden sonra Osmanlı hakimiyeti altına giriyor (1471).
Yukarı Kale’de bulunan Süleymaniye Camisi, bedesten ile arasta ve geleneksel Alanya Evleri Osmanlı dönemi eserlerinden.
Alaiye; Cumhuriyet döneminde kenti ziyaret eden Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği doğrultusunda Alanya adını almış.
Setton Llyod; Alai’yye kitabında surların bölümlendirdiği bölgeler vasıtasıyla Alanya Kalesi’ni 5 bölgeye ayırır. Birinci bölge, bir ucu Kızılkule, diğer ucu Tersane’de olan hilal şeklindedir; ikinci bölge birinci bölgenin üstündeki tepenin eğimli kısmıdır; üçüncü bölge Ehmedek’in bulunduğu ve İçkale’ye kadar uzanan bölgedir ve konutsal yerleşim alanı olarak dikkat çeker; dördüncü bölge İçkale; beşinci bölge ise Cilvarda burnunun dahil olduğu Adam Atacağı olarak anılan bölgedir. Toplamda 6,5 km sur, 140 kule ve yüzlerce sarnıç varmış.  Kaleye en kolay ve keyifli ulaşım yeni yapılan teleferikle. Ehmedek'e çıkıp oradan özenle hazırlanmış yürüyüş yolları ile İçkale'yi dolaşmak mümkün. Tepenin batısından İçkale'ye çıkan bir araç yolu da var. Teleferik tek yön 14, gidiş-geliş 18TL, Ehmedek girişi ücretsiz, İçkale de 14TL. Müzekart geçiyor.  Birazda görsellerle süsleyelim...   Kleopatra plajından kaleye bakış   Ehmedek'e (kuzey kalesi) teleferikle ulaşım   Teleferikten Kleopatra plajı   Plaj detayı   Surların arkasından Kleopatra plajı ve Batı Alanya    Ehmedek, Orta Kale ve Batı Antalya    Restore edilmiş evler var çok sayıda, hem kamu hem şahız kullanımında.    İçkale Bizans şapeli, mimozalar pek güzel süslemiş.   Adam Atacağı bölgesi (eskiden infazlar buradan kayalara atılarak yapılıyormuş diye bir söylenti var) ve Cilvarda Burnu.   Bir de korsanlar basmasın mı?   Kızılkule ve Tersaneye inen surlar.   Bu da İçkale'den dönüşte Doğu panoraması.   Bir de surlardan bakalım Kızılkule'ye   Kızılkule    Tersane tarafı ve limana faklı bir bakış   Bu manzaranın önünde poz vermeden de olmaz dedik.    Kale içinde ve çevresinde ilgi çekici el sanatları ve doğal güzellikler de vardı.   Bu da @Mert Yürüyen için   Belediye parkında bunalmış "yakın" bir arkadaşa rastladık    Yolu düşenler gezmeyi ihmal etmesinler.
 

Le Mans'ta ne işim vardı...?

25-28 Ocak 2018 tarihleri arasında Fransa'nın Le Mans kentine kısa bir ziyaret yaptım. Ziyaretin öngörülen nedeni FIA nezdinde "Chief Medical Officer" (yarışlarda medikal direktörlük) eğitimi için taslak bir program üzerinde çalışmaktı, ki sonunda bu programın sorumluluğu üzerime yıkıldı. İkinci bir görev de o hafta sonu Fransa Otomobil Sporları Federasyonu FFSA ile ortak düzenlenen "Ektrikasyon Semineri"nde eğiticilik idi. İş kısmı, hem tarihi bir kasaba, hem de motor sporlarının önemli merkezlerinden biri olan Le Mans'ın gezilmesi ile turistik bir özellik de kazanırken, piste bir Porsche 911 GT3 ile sürücü olarak çıkabilmek gibi bir sürprizi de barındırıyordu. Ama sırayla gidelim. Önce yolculuk. Avrupa içinde gezmiş olanlar bilir, çok güçlü ve hızlı bir demiryolu ağı var. Fransa da bunun iyi örneklerinden; bizim TCDD'nin karşılığı olan SNCF demir yolu hız rekorunu (524 km/h idi yanlış hatırlamıyorsam) elinde tutan, hızlı ve konforlu ulaşım imkanı sağlayan bir kuruluş. 20 vagona kadar dört lokomotifli tek ünite, arada ikiye bölünerek farklı güzergahlara yönelerek çok verimli bir ulaşım imkanı sağlıyor. Vagonlarda dev yatar koltuklar, 220V elektrik, ücretsiz kablosuz internet bağlantısı, restoran vb. her türlü hizmet var. Sessiz, konforlu ve hızlı. 250 km yolu 1h38'de aldık, bu da 150 km/h ort.hız demek. Üç kere durduğunu da düşünürsek iyi bir değer ve zaman zaman 300 km/h hızlara çıktık. Fiyatlar da makul, 1.sınıf gidiş-dönüş 84 Avro idi.  Böyle bir canavar:   Le Mans'ta karşılandık ve getir götür işleri için sağolsunlar bir de araba tahsis ettiler. Sizce hangisi?   Doğur bildiniz, 1,5 EB 182 PS otomatik, SW pek işlevsel bence ve araç hem sessiz, hem de ciddi atak. Tabii pek yol yapmadığımızdan ve vakit de olmadığından çok ayrıntılı inceleme şansım olmadı.   İlk günkü toplantıların ardından Le Mans kasabasını akşam vakti kısa süreli de olsa gezme şansımız oldu. Sarthe bölgesine bağlı ve Sarthe nehrinin kıyısına konuşlanmış 150.000 nüfuslu bu sempatik yerleşke öncelikle 24 saatlik araba yarışına ev sahipliği ile tanınıyor. Ona da sıra gelecek, az sonra... Cité Plantagenêt adı ile anılan bir eski kent merkezi ve St.Julien katedrali (6-14.YY) görmeye değer yerlerdi.   Cumhuriyet Meydanı   Sarthe kıyısı   Özellikle restore edilerek halen kullanılan ve turistik işletmelere dönüştürülmüş adeta masal kitabından fırlamış gibi duran evler çok hoşuma gitti.       Kasabanın yaya yolundaki en işlek meydanına da bir pist heykeli dikilmiş ve etrafına yere farklı yıllarda yarışı kazananların el izlerini barındıran taşlar yerleştirilmiş.     İkinci gün piste daha yakındık. Eski, ama son derece işlevsel ve donanımlı bir pist.  Ekstrikasyon çalışmalarımızı da pit garajlarında yaptık. Bir kaç kelime 24H Le Mans hakkında yazalım: Türkiye Cumhuriyeti kadar eski bir yarış, ilk koşulduğu tarih 1923. Dünyanın en fazla ilgi gören, en bilinen ve en prestijli dayanıklılık yarışı. Tam 24 saat sürüyor adından da anlaşılacağı gibi. FIA World Endurance Championship (WEC) serisinin önemli bir ayağı. Pist toplam uzunluğu 13.5 km, ancak yarış zamanları aktif hale geliyor, çünkü belli bölümleri trafiğe açık yollardan oluşuyor. Ayrıca içinde daha küçük ve sadece yarışa ayrılmış Bugatti adıyla anılan 4,2 km'lik pist var (alttaki planda kesik çizgili kısım).      Bu pist için özel geliştirilmiş arabalar var, LMP serisi, yani Le Mans Prototype, WEC klasmanında yerleri ayrı. Kabin konulmuş F1 gibi düşünmekte yarar var, görkemli, hızlı araçlar. 2017 yarışı startı öncesi şu manzara zaten yeterince etkileyici:   Bizim bulunduğumuz süreçte ise boştu maalesef...   Padok alanın her köşesinde 24 saatlik yarışın izlerini görmek mümkün. Neyse dönelim asli işimize, yani ekstrikasyon çalışmasına. Yarış arabaları özel koltuklar, özel emniyet kemerleri, koruycu kafes  vb. pek çok emniyet unsuru ile donatılmış durumdalar. Bunlar kaza esnasında pilotu korurken, tüm tedbirlere rağmen yaralanan pilota ulaşmayı da zorlaştırıyor. Bu amaçla pilotu hızla ve güvenli bir şekilde araçtan çıkarma teknikleri geliştirilmiş. Bu sürece ekstrikasyon diyoruz ve önemli pistlerin bir veya fazla, yöneticisi doktor olan, 6'şar kişilik ekstrikasyon ekipleri var.   Bu seminerde de amaç Avrupa pistlerinin ekstrikasyon ekiplerine teknik geliştirme, pratik yapma ve değerlendirme imkanı sağlanması idi. Rally, Touring, LMP, Formula E vb. 15 değişik çalışma şasisi sağlanmıştı. Monza, Silverstone, Barselona, Nürburgring, Hockenheim, Paul Ricard, Magny-Cours, Spa de Francochamps ve Le Mans gibi pek çok ünlü pistin ekipleri toplanmıştı. Bana Monza ekibi düştü, sıcakkanlı Akdeniz kaynaşması mükemmel idi ve çok verimli bir gün geçirdik birlikte.  Birkaç görselle süsleyelim:                           Ekstrikasyonun çok detaya girmiyorum, ama merak eden varsa kitabını yazabilirim.    Amma, seyahatin en unutulmaz kısmı ise bir Porsche 911 GT3 ile piste çıkabilmemdi. Porsche'nin önemli pistlerde deneyim merkezleri var, bizde Istanbulpark'ta var örneğin, Le Mans'ta da var haliyle. Yöneticisi de FIA'da bir meslektaşımın iyi arkadaşı olunca ben her türlü yüzsüzlüğümle deneme sürüşü ricasında bulundum ve kırmadılar, bir 911 GT3 ile turladık.   Karizmayı çizdirmemek için ne fotoğraf çektim ne de çektirdim. Ama alet aşağıdakinin aynısı idi.   Geniş kapıdan binmek bu tür bir spor otomobil için çok rahat geldi bana. Ama koltuğa oturur oturmaz kalıp gibi seni sarmasından araçla bütünleşmenin zor olmayacağını hissediyor insan. Süet direksiyonu tutunca (eldeki teri iyi emiyor bu arada) heyecan artıyor ve motoru çalıştırınca da iç mekanı titreten ses ile doruğa ulaşıyor. PDK şanzıman kulakçıklardan kontrol edilince -basit bir tabir ama gerçek bu- şimşek gibi vites değiştiriyor. İlk iki tur gaza yumuşak basma, mahcup hızlanmalar,viraj tutumunu kavramak ve aracı ısıtmak ile geçti. Sonraki turda da ufaktan virajlarda yüklenmeye başladık. Pist deneyimi olan medeni bir insan olarak benim başlarda mütevazi zorlamalarıma arabanın pek kulak astığını söyleyemem, şaşırtıcı bir kararlılıkla yolu izliyor, ne bir yatma, ne bir kayma, hiç. Bu arada vites değiştirmeyi unutsanız bile araç neredeyse rölanti devrinden itibaren "sapıkça" hızlanıyor, bilmeyen turbo beslemeli der. Ve yaklaşık 1500 kg olmasına rağmen gaz pedalı ve direksiyon komutlarına tepkisi adeta bir gokart hafifliğinde. Sürekli tekme yeniyor ama özellikle iki noktada bu abes düzeyde, önce 4000dd, sonra da 7000dd, ki ikincisi gerçek bir patlama, 7000-9000dd arası bir göz kırpma süresi... Isınınca eski bir yarışçı olan meslektaşımın zorlaması ile biraz daha yüklenmeye karar verdik. Biraz daha dramatik olsun diye de start çizgisinden kalkışla gidelim dedik.  Şimdi hatırlayın ki atmosferik motorlu, 500 PS/8250 dd güç ve 460 Nm/6000 dd torka sahip bir canavardan bahsediyoruz, üstelik arkadan itişli.  Ölçümlerde 0-100'ü 3,4 0-200'ü 11 80-120'si 2 (yazı ile iki) saniye.  "Launch control" devrede, eller sıkıca direksiyona sarılıyor, sol ayak frende, devir 7000'e fren bırakılıyor ve motorun haykırması ve ileriye atılmanın şiddeti tarifi zor hale geliyor. Hani ışıkta durmuşsunuz da arkadan biri 50 km hızla çarpmış gibi bir fırlama... Arka tekerlekler yola tutunmaya çalışırken tüm araba titriyor, sağa sola küçük salınımlarla adeta altından kaçmaya çalışırken devir saati bir anda 9000 dd kırımızı çizgisinde 2.vitese atıyor, hız 80 km/h, 6000-9000 arası en fazla iki-üç saniyede geçiyor, hız 140 km/h, üçüncü vites biterken Bugatti'nin birbirini takip eden U'larına giriliyor, sert bir fren, sanki dev bir el arabayı tutuyor gibi yavaşlama, ideal çizgiyi yakalama, gaza tekrar yüklenme, kopmaya çalışan kıçı neyse ki ESC tutuyor, daha ne olduğunu anlamadan ikinci U aynı şekilde geçiliyor, arka düzlükte 250 km/h rahatça görülüyor,derken şikanın paniği, yine sert fren, yine aynı dev tutuşu, sonra gaza tatlı tatlı yüklenerek, yavaşça tırmanan özgüvenle Ford S'leri geçiliyor, çok iyi derken start düzlüğüne sokan U'da hız fazla gelince yolun dışına çıkılıyor...! Yeterli kaçış alanı olunca yola dönmek zor olmuyor ve aynı fırtınaya baştan dalınıyor. Virajlardaki tutunma inanılmaz, gösterge panelindeki G ölçerde lateralde 1.2G gördüm, 1.4 mümkünmüş. Tek sorun viraj ortasında ağırlık değişimlerine tepkisi oldukça asabi, arkadan kopuyor ve hızlı bir kontra ile ve motora yüklenerek toparlanmayı bekliyor, yani bildik tipik 911 davranışı. Gaz tepkimesindeki inanılmaz hız kökleyince neredeyse rahatsız edici düzeylere kadar çıkan motor sesi ile birleşince insan sürekli tüyleri diken diken kullanıyor arabayı. Hızlı birkaç tur daha atınca yüksek adrenalinin ve ister istemez gerginliğin etkisi ile ufaktan yorgunluk başlıyor ve insan 24 saat nasıl yarışılabileceğini düşünüyor. Park yerine kurtlarımı dökmüş, ellerim terli ama keyfin doruklarında dönüyorum.  Sonra da kendimi teselli ediyorum, böyle bir arabaya hakim olmaya çalışmak pek yorucu, çekilmez.  İyi ki alamıyorum...  Chris Harris benden iyisini yapmış zaten, fikir verir:  
 

Autoshow 2017

... uzun bir aradan sonra "tüKKan'a" geri döndüm, bir-iki gün daha fuar'a gidip geleceğim ama çoğu bitti, azı kaldı (şükür)   Bilen bilir Fuar'da Ford'un performans! araçlarının (bkn.kuZu) başında dikiliyorum ... amaç olası cins! ve detaylı soruların ilk anda cevaplanması, bunun ötesinde potansiyel müşteriler ile temasın mümkün olduğunca erken kurulması. ... doğal olarak pek çok soru ve yorum ile karşılaşıyor insan.   Eleman - Mustang'ın bagajı küçükmüş, kaç litre bu? Ben - Dikey koyarsanız üç, yatay yüklerseniz iki ceset! alıyor.   veya   Eleman - Bunun (Mustang 2,3EB) Dizel'i var mı? Ben - Yok ama isterseniz LPG taktırırsınız ...   yada   Eleman - Bu kaynaklar (bagaj kapağının altındaki şase kaynaklarını göstererek) neden eğri-büğrü? Ben - O kaynaklar Simetri hastalarını krize sokmak için bilerek tasarlandı efendim ... Eleman - Neden? Ben - Kötülük şirket DNA'mızda var, ayrıca bize çok yakışıyor.   ...gibi,gibi. (siz anladınız)   Sonra "zirve"  noktasına ulaştık.   Öncelikle konu "bu"     Malum ABD'de radyo yayınları dijital hale geldi, bu nedenle Stang'ların bagaj (convertible) kapakları üzerinde veya tavanlarının arka kısmında (fastback) minik "yumru"lar var. GPRS ve dijital radyo anteni olan bu yumrular hala "analog" yayın yapılan (Avrupa'nın çoğu ve Türkiye) ülkelerde pek bir işe yaramadığından Avrupa versiyon kuZularda ayrıca bir anten (Convertible) var.   Eleman bagaj kapağının üzerindeki "yumruyu" merak etmiş ... sormuş,  soruşturmuş ... biri ona demiş ki ... "şu kel,sakallı adam var ya ... git ona sor!" Ben bir müşteri ile RS'in kaputunu açmışım, twinturbo ve açık hava filtresi muhabbeti yapıyorum.   - Tık,tık ... aaa? Eleman sokak kapısı çalar gibi işaret parmağının eklemi ile sırtıma vurmaz mı? Tamam! İri yarı bir adamım ama -çelik kapı- muamelesi görmek?!? ... RS'çi arkadaşa "bir saniye" deyip döndüm arkamı. Dana yalamış gibi yatırılmış saçlar, kahverengi yünlü takım elbise, Ayhan Işık'ı ağlatacak kadar ince ve dikkatle düzeltilmiş "mübarek" bıyık ... hııı! dedim kendi kendime, buyurun buradan yakın.   Ben - Efendim? Eleman - Bir şey soracaktım... Ben - Beyefendi ile konuşuyoruz (başımla RS'çiyi işaret ederek) biraz beklemeniz mümkün mü? Eleman - Bu acil ama ... Ben - Acil? Hayırdır? Kanamanız mı var? Eleman - Anlamadım.. Ben - Belli! ... buyurun, yardımcı olayım. Eleman - Bu ne? (GPRS antenini göstererek) çok merak ettim de... Ben - içimden "ey göklerdeki babamız ... bana sonsuz sabır ihsan eyle!" dışımdan = TUTAMAK efendim? Eleman - Tutamak mı? Ben - Evet ... Eleman - ...... "mavi ekran"  (bkn. 404 error) Ben - Hiç Amerikan filmi izlemediniz mi? Hani giden arabanın üzerine atlarlar, tavana falan tutunurlar ... kavga sahnesi falan olur ya. Eleman - (biraz tereddüt ile...) e...evet? Ben - (elimle GPRS antenini işaret ederek) İşte tutamak bunun için konuyor. Biri arabanızın üzerine atlarsa tutunacak yer bulsun,  tutunamaz yere düşer ve ölürse .... Mazallah yani! Başınıza dert alırsınız. Eleman - Haaaaaaaaaaa! Ben - Yaaaaa! Eleman - Teşekkür ederim. Ben - Bişi diil ...     bkn. aklınızda bulunsun.   The End  ... dağılın, tükkanın önünde kalabalık yapmayın.  

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

14 MART TIP BAYRAMI, nedir, ne değildir?

Çoğu yerde haberler yapılsa ve tarihçesi ile ilgili bazı bilgiler verilse bile 14 Mart Tıp Bayramının anlam ve öneminin kavrandığından pek emin değilim. Fedakar doktorlar çok yoruldular, bir günü onlara ayıralım, şımartalım, yesinler, içsinler, eğlensinler yaklaşımı çok yüzeysel olur.  Günün anlamını kavramak için biraz tarihin tozlu sayfalarına dalmak lazım. Yıl 1827... II. Mahmut dönemi. Yeniçeri ayaklanmalarından bıkan saray Yeniçeri ocağını kaldırıp yerine yeni bir ordu kurar: Asakir-i Mansure-i Muhammediye. Hekimbaşı Mustafa Behçet hekim eğitiminin aksaklıklarını yıllardır bilmekte ve yapılandırılmış, çağdaş bir eğitim sistemi kurulması için çabalamaktadır. Yeni ordu yapılanmasını fırsat bilip, orduya hekim yetiştirilmesi için gerekli olduğuna inandırarak padişahın tıp okulu kurmasına önayak olur ve böylece 14 Mart 1827'de Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kurulur. Bu gün tarihe Türkiye'de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak not düşülecektir.  Artan öğrenci sayısı ve gelişen yapısı ile okul önce 1836'da Sarayburnu Otlukçu Kışlasına, sonra 1839'da Galatasaray'a taşınır ve Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adını alır. Eğitim dili Fransızca yapılır. Bu durum öğrenci sayısında ciddi azalmaya neden olunca 1867'de alternatif okul Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) kurulur ve Türkçe eğitim verir. 1870'de Askeri Tıp Okulunda da dersler nihayet Türkçeleşir. Taşınmalar devam eder, 1878'de Sirkeci Demirkapı Askeri Kışlasına geçilir ve sonunda II.Abdülhamidin emri ile Haydarpaşa'da Tıbbiye Binası inşaatına 1903'te başlanır.  Her iki okul burada birleştirilir ve 1909 yılında Darülfünun Tıp Fakültesi olarak hizmet vermeye başlar.  Yıl 1919, aylardan Şubat... I. Dünya Savaşını kaybeden ülke olarak Osmanlı işgal edilmektedir ve Istanbul İngilizlerin payına düşmüştür. 10 yıldır eğitim vermekte olan Darülfünun konumu ve yapısı ile uygun bulunarak İngiliz Orduları tarafından karargah yapılmak üzere işgal edilir.  Eğitim süreci bozulmuş, gruplaşmalar yasaklanmış, okulda "asi" avı başlamıştır.  Genç tıbbiyeliler duruma isyan etmekte, direniş yolları aramaktadırlar.  14 Mart 1919 gününü başlarını Hikmet Boran'ın çektiği üçüncü sınıf öğrencileri çağdaş tıp eğitimine adım atışın 92. yılı kutlaması/bayramı olarak bahane ederle, kutlamalar için izin alırlar, hoca ve öğrencilerle büyük toplantı salonunda biraraya gelirler. Okulun iki kulesi arasına Türk Bayrağı asılmış ve coşkulu toplantıda direniş planlarının ilk adımları atılmıştır. Kaynakçaya göre her ne kadar İngiliz askerleri toplantıyı dağıtmışlarsa da bunan sonraki örgütlenmenin ilk taşı konulmuştur.  Sonrasında Kurtuluş ordusuna gizli silah sevkiyatından bilfiil cephede orduya katılmaya kadar vatan kurtarma adına pek çok eylem yapılmıştır.  Hikmet Boran Sivas Kongresine davet edilmiş ve yurdun dört bir tarafından gelen 38 delegeden biri olmuştur. Aslında, Kongreye katılmak üzere, Tıbbiye’den iki delege seçilmiştir. Ancak öğrenciler, Sivas’a gidiş-dönüş için sadece bir kişiye yetecek para toplayabildiğinden, Hikmet Beyin arkadaşı Yusuf Bey gidemeyip, İstanbul’da kalmıştır. 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresinde olanları Ulus gazetesinin eski sayısından okuyalım: "Hikmet Boran Milli Mücadele için oluşturulan bütün derneklerin “Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla, bir çatı altında toplanmasını öneren kişidir. O kadarla da kalmamış; ABD veya İngiltere’nin güdümüne girmeyi savunan “mandacıların” cesaretle karşısına dikilmiştir. Bu bağlamda, Mustafa Kemal Paşa’ya şunları söylemiştir:
”Paşam, temsilcisi olduğum Tıbbiyeliler beni buraya İstiklal davamızı başarmak için gönderdiler. “Mandayı” kabul edemem… Bunu kabul edecek
olanları şiddetle reddederiz. Örneğin “manda” düşüncesini siz bile kabul etseniz, sizi de reddederiz. Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil, vatan
batırıcısı olarak ilan eder; şiddetle karşı koyarız!” Bu sözlere Atatürk: “Azınlıkta kalsak bile, mandayı kabul etmeyeceğiz” “PAROLAMIZ TEKTİR: YA İSTİKLAL YA ÖLÜM !” diye yanıtladı." Sonrasını hepimiz biliyoruz... 1919 yılındaki bahane olarak kullanılan ilk kutlamadan sonra Tıp bayramı resmi olarak 1929 yılında kutlanmaya başlandı, ama nedense gerekçe olarak Bursa Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı gün olan 12 Mayıs tarihi kabul edildi.  1938’den bugüne ise 14 Mart tarihine dönüldü.   Sonuçta 14 Mart Tıp Bayramı bir "ruhu" simgeler, vatanseverlik, özgürlük ve insanca yaşam için direniş ve mücadele, insan için insanca çabalamak. Ve hekimler aldıkları pozitif bilime dayalı eğitimleri, ettikleri Hipokrat yemini ve insan yaşamını koruma sorumluluğu ile bu ruhun öncüleri olmuşlar ve olacaklardır.    Bu her zaman kolay fark edilemese de!

Cem Boneval

Cem Boneval

 

Beyşehir - Eğirdir (dikkat kotaya zarar bol resimlidir)

2017 Şubat'ının ikinci hafta sonunu göller bölgesinde değerlendirmeye karar verip Cumartesi erkenden yola çıktık.   İlk durağımız Akseki’ye komşu İbradı ilçesi oldu. Tıkla öğren: Burası neresi?   Bir Yörük yerleşkesi olan İbradı günümüzde çok göç vermiş olmasına rağmen Oğuzların Salur boyuna kadar uzanan ve Teke Türkmenlerine dayanan sosyal yapısı, yaygın Öz Türkçenin kullanımı ve Orta Asya'ya ait âdetleri hala devam ettiriliyor olunması ile dikkat çeker. 1300 m rakımlı İbradı ilçesi serin havası ile yazları kalabalıklaşır, Akdeniz kıyısından Konya’ya pek çok yazlıkçıya ev sahipliği yapar. İlçeye bağlı Ormana beldesi ve Ürünlü köyü özgün sivil mimari örneklerini barındıran, tarihsel dokusu olabildiğince korunarak günümüze gelebilmiş ender yerleşimlerdir. Özellikle Ürünlü 1994 yılında UNESCO tarafından korunması gerekli bölge ilan edilmiştir.   Ürünlü yerleşiminde hiç bağlayıcı harç kullanılmadan, ahşap ve kuru taş duvar ile yapılan “düğmeli evler” bölgeye özgüdür. Bu yapıların yüzlerce yıl evvel Ermeni, Rum, sonrasında ise Türk ustalar tarafından yapıldığı biliniyor. Taş ve ahşabın birarada kullanıldığı bu mimarı tarza bölgede, “hatıllı kuru duvar” adı verilmiş. Taşıyıcı olan beden duvarları 50–60 cm’den az olmayan kalınlıkta, kuru duvar tekniğinde harçsız olarak uygulanmakta, taş duvar örüldükten sonra duvar boyunca duvarın her iki tarafına 8x8 cm ebatlarında “hatıl” denilen ahşap latalar uzatılmakta, bu hatıllar aynı ebatlardaki “düğme” veya “peştivan” olarak adlandırılan kısa latalarla birbirine bağlanmakta ve araları taşla doldurularak duvar örgüsüne devam edilmektedir.     Köyün büyük oranda göç vermesi ve ilgisizlik nedeniyle, köyün geleneksel konut dokusu hızla bozuluyor. Köy halkının koruma bilinci daha yeni yeni turizmin etkisiyle oluşmaya başladı. Benzer özellikte evler göreceli daha büyük bir yerleşke olan Ormana’da da yer alıyor, restore edilen üç ev Ormana Active işletmesi tarafından turizme açılmış durumda ve ilgi çekici olabilir.   Bölgenin doğal güzellikleri arasında Manavgat çayının doğduğu nokta olan Altınbeşik Mağarası Milli Parkı önemlidir. Altınbeşik Türkiye’nin en büyük, dünyanın ise üçüncü büyük yer altı su mağarasıdır.  Yabani Yılkı atları ile Eynif Ovası, dağlardan inen sularla dolup zaman zaman göl halini alan Gembos ovası ve çevredeki ardıç, sedir ve çam ormanlarıyla kaplı yaylalar görülmesi gereken diğer doğal güzelliklerdir. İbradı'da Celal Keskin'in kahvesinde dağ kekiği çayı içmeden devam etmemek gerek...   Değişik köylere misafir olarak yolumuza devam ettik.  Otomobil kullanmayı seven her faninin keyif alacağı türde yollardan geçtik...   İkinci durağımız Beyşehir oldu. Tıkla öğren: Burası neresi?   Beyşehir isminin Selçuklu döneminde bölgenin Eşrefoğullarının hakimiyetinde olduğu zamanlarda “beyin şehri” ifadesinden türediği söyleniyor. Merkezin 40, tüm ilin 70 Bin cvarında nüfusa sahip olduğu 1125 m rakımlı yerleşke bereketini kıyılarında kurulduğu gölden alıyor. Beyşehir gölü Türkiye’nin yüzölçümü olarak üçüncü büyük gölü, ancak en büyük tatlı su gölü ve duru suyu, eşsiz güzellikte sazlıklarla bezenmiş kıyıları ile bir yandan Sazan, Aynalı Sazan, Turna, Levrek, Kadife Balığı gibi balıklara, diğer yandan balıkçıldan pelikana pek çok göçmen su kuşuna ev sahipliği yapmakta. Ayrıca civarda sürülerle dolaşan yaban domuzları da var. Kent merkezi bir kanal çevresinde ve kıyı boyunca uzayan parklar ve yürüyüş yolları ile son derece şirin. Yazları tur tekneleri çevredeki kumsallara gezi düzenleyerek yüzme imkanı sağlıyorlar. Biz gittiğimizde göl hemen tümüyle kalın bir buz tabakası ile kaplıydı, haliyle tekneler de buz örtüsüne sıkışıp kalmışlardı. Ancak sazlıklardaki balıkçı kayıkları çok fotojenik birer obje olarak dikkatimizi çekti.        Gezilecek tarihi yerlerin başında ise Eşrefoğlu Camii geliyor. 13.yüzyıldan kalma bir Selçuklu camii olarak 6 ay boyunca göl suyunda şişirilmiş sedir ağaçlarından oluşan orijinal ahşap sütünların üzerine yükseliyor. 40 cm çapında 7,5 m yüksekliğinde 42 ahşap sütun eşsiz bir mimariye örnek teşkil ediyor. Özgün bir diğer yanı da caminin ortasında yaklaşık 5 x 5 x 2 m boyutlarında bir havuz bulunması ve bunun üzerindeki tavanın açılabiliyor olması. Bu havuzun kullanımı ile ilgili iki rivayet var: İlkine göre bu bu havuz tavandaki açıklıktan düşen ya da taşınan kar ile doldurulur ve sıcak havalarda hem caminin içini serin tutar, hem de ahşap sütünların ömürlü olması için gerekli nemi sağlardı. İkincisine göre ise Selçuklular o dönemde astronomiye yönelik çalışmalar yapar ve gerek tavandaki açıklıktan, gerekse havuzdaki suya düşen yıldız yansımalarından gökyüzü hareketlerini izlerlerdi.   Caminin hemen yakınındaki Bedesten ve restore edilmiş evler alana güzel bir bütünlük kazandırıyor. Yolda rastladığımız bu kedi de @Mert Yürüyen için gelsin, sanki Cats müzikalinin figüranlarından...   İlginç ve ünlü bir diğer yapı da 1908-1914 yılları arasında eski bir köprünün yerine yapılmış hem köprü hem de sulama kanal regülatörü olarak görev yapan Taşköprü.   Yeme içme mekanları kış vakti kar altındaki şehirde pek geçe kalmamayı gerektiriyor. Emin Usta Et Mangal, Osmanlı Kahvesi ve Bey Edem Pastanesi anılmaya değer. Konaklama için merkezde bir otel ve merkeze yakın öğretmen evi var.   Gezinin ikinci günü Beyşehir gölünün batı yakasını, köyleri ve eşsiz güzellikteki bakir kıyıları gezdik.       Sonra Eğirdir’e geçtik. Tıkla öğren: Burası neresi?   İlginç bir şekilde Beyşehir kar, buz ve kapalı yolları ile ne kadar kara kış idiyse Eğirdir de o derece güneşli ve baharı andıran bir havaya sahipti, kar tümden yerden kalkmış, bambaşka bir iklim vardı.   Eğirdir tektonik bir çanak içinde toplanmış suyu ile Beyşehir’den sonra en büyük tatlı su gölü. Sazan, Çim Sazanı, Sudak, Eğrez ve son yıllarda ortaya çıkan Gümüş balığı yanında Kerevit, Yengeç, Su yılanı, Su faresi, Kurbağa ve Su kaplumbağasının yaşam alanı. Haliyle bölgede balıkçılk çok gelişmiş ve özellikle yarım adadaki restoranlarda servis ediliyorlar. Göl yaban hayatı için önemli çok sayıda yerleşik ve göçer kuşa uygun bir yaşam alanı aynı zamanda. Isparta’ya yakınlığı ile bir eğlence/dinlence alanı olarak oldukça aktif olsa da buranın da Beyşehir gibi kıyıları bakir ve doğal güzelliklerle dolu (bkn. Boyalı’nın ağaçları). Her zamanki gibi kuşlarla oynadık, karabatakları izledik, Melodi Restoranda soslu göl levreği tava yedik ve İslamköy ekmeği aldık. Dönüş Kovada üzerinden oldu. Tıkla öğren: Burası neresi? Kovada gölü Eğirdir’den 22 km’lik doğal kanalla sulanan ve DSİ’nin hidroelektrik santralını yürütmede kullandığı bir yapay gölet, kıyıları sonbahar renkleri dışında pek bir cazibe sunmuyor. Ancak dar, virajlı ve iniş – çıkışlı, eğimleri ve yüzeyi düzgün asfalt yolu benim gibi viraj meraklılarına çok özel bir keyif unsuru oluyor. Geç kalmadan dönmek için göl kenarına inmeden devam ettik. Bol oksijen depoladığımız, doğayla içiçe olmanın keyfini sürdüğümüz hoş bir hafta sonu oldu. 
Önemli not: İnsan beyninde bir yerin canlısını görmekle fotoğrafına bakmak aynı etkiyi yaratıyormuş. Turizmcileri eminim kızdıracak bu tespite uygun olarak ben de hizmette kusur etmemek adına bolca fotoğraf paylaştım. 

Cem Boneval

Cem Boneval

 

Kahire

...pek severim Kahire'yi. Özellikle Serbest/Freelance çalıştığım sıralarda Kahire benim için bir sıçrama noktası / üst'tü. Afrika'da bir yerlere mi gideceğim? Ya da işim bitmiş,  eve geri mi dönüyorum? Önce Kahire'ye uğrar,  tozumu ... toprağımı orada bir dökerdim. (G.Asya'da ki sıçrama noktam da Bangkok'tu ... onu ayrıca yazarım) Özellikle uzun süre uçtuğunuz zaman uçak kabini içindeki filtre edilmiş hava + saatler boyu sigara içememenin etkisi ile kapılar açılıp yerel atmosferi kokladığınız zaman ülkeler/şehirler size "değişik" kokar.  Afrika'nın geneli nemli/killi toprak ya da rusya paslı demir tadında olsa da Kahire bildiğiniz baharat kıvamındadır. ...İstanbul'da ki tarihi mısır çarşısına ilk kez girdiğinizde burnunuza yüzlerce çeşit baharatın kokusu aynı anda toslar ya ... işte uçak kapısı açıldığında Kahire aynen öyle kokar.  Tabi ilk anda, dakikalar içinde o koku hissi azalır ... bir anlamda beyniniz ve koku reseptörleri yeni duruma uyum sağlarlar. Ama yalan yok, o ilk anın hissini pek severim.     Kahire değişik bir yerdir, ne aradığınızı ... nerede arayacağınızı biliyorsanız size garanti ediyorum bulursunuz. Benim aradığım/beklentim (Kahire için) genelde kafayı temizleme, sıfırlama olduğu için hep aynı rutini tekrarlardım.    Öncelikle otel ... pek çok "güzel" otel olmasına rağmen ben her zaman Hilton Nil'de ... yani Nil ırmağının kıyısındaki eski (...ve biraz da dökük) Hilton'da kalırdım. Aynı paraya kent merkezindeki -yeni- Hilton'da ya da Marriot kulesinde oda tutabileceğimi bilmeme rağmen nehir kıyısında konaklamamın tabi ki nedeni vardı.   İlk neden El Khalil'di ( Halil ) Khan el-Khalili veya türkçesi ile El Halil Hanı aynı ismi taşıyan caminin arkasındaki orta boy bir meydana ve meydana bağlı çarşı demektir.  https://en.wikipedia.org/wiki/Khan_el-Khalili   Türk çarşısı'da (bizim kapalıçarşıya cidden benzer) denen Halil epey eğlencelidir. Hilton Nil'den çıkıp eski Kahire müzesine doğru nil kıyısında eller cepte yürürseniz bolca seyyar satıcı'yı mafi! yallah! diyerek geçmek zorunda kalırsınız. Ama az sabrederseniz Halil camisinin yanından dolanıp Halil meydanına çıkarsınız ki sizi burada küçük hasır tabureleri ve alçak masaları ile kave'ler beklemektedir.   Arka taraflarda (ön tarafta yani meydana yakın oturmak aynı zamanda seyyar! saldırısına açık olmak anlamına gelir) bir yere çöker ve seslenirsiniz ... Sevvi Şay! Şişha! ... yani çay ve nargile. Bizim nargile'den narin ve küçük olsa da arapların şişha dediği şey temelde aynıdır. Nane aromalı çayınız ve şişha'nız gelir ... artık keyfinize bakıp etrafı seyretme zamanıdır.   Halil'in ön tarafına turist otobüsleri gelir ... inen yolcular bilinç altı dürtü ile istavrit sürüsü gibi safları sıkıştırıp onları "güden" rehberin komutları ile üzerlerine saldıran seyyarları yararak El-Halil çarşısına yönelir. Seyyar'lar balık sürüsüne saldıran torikler gibi vur-kaç yapıp sürüden av kapma derdindedir. Bir turist boş bulunup yürümeyi keser ve ona teklif edilen dandik şeye ilgi gösterirse aynı anda on seyyar ona dalar ve "avı" resmen aptal eder. Rehber ve sürü tuzağa düşürülen turist'i kurtarabilirse ne ala ... kurtaramazlarsa eleman epey hafiflemiş, kadınsa hafiften taciz edilmiş ve elinde çarşıdan yarı fiyatına alacağı bir şeyler ile bulur kendisini.   Turist grubu halil'in girişini geçtiği an avcı/seyyar sürüsü dağılır, çarşı esnafı onları kovaladığı için meydandaki seyyarlar sokaklara girmez, çarşı içinde mal satan veya cazgırlık / hanutçuluk yapıp müşterileri dükkanlara sokan tayfa ayrıdır ... yani çarşı kapısındaki avcılar ile çarşı içindekiler birbirlerinin sınırlarına saygı gösterir.   El Halil'de belki de binlerce dükkan vardır. Ud telinden cibinliğe, kum taşı kolyeden yarı değerli mücevherlere, kaliteli baharattan mısır ketenine kadar neredeyse her şeyi satan bu mağazalara sadece bakmak bile insanı yorar. Paralel sokaklar çarşı içinin insan yoğunluğunu ve mısır'lı esnafın gürültünün hayırlı bir şey olduğu düşüncesini de hesaba katınca aklınızı bulandırır, insanı hiç bir şey yapmasa dahi yorar. Peki zevkli midir bu gezinti? Bence evet ... kahire'ye yolunuz düşerse Halil'i en az bir kere ziyaret edin, bolca pazarlık yapın ve paranızı sağlam yere koyun derim.   Genelde şişha'mı bitirip kalkar ve meydanın ucundaki eczaneye uğrarım ... küçük ama kapsamlı bir eczanedir burası. Humma, sıtma ve dizanteri ilaçları,deri  kremleri, sinek kovucular, zehir serumları (yılan,çıyan,akrep vs.) ateş düşürücüler, tuz hapları ... kısaca Afrika'da ihtiyaç duyacağım tıbbi malzemeyi oradan alır ve bu defa nil'e sırtımı dönüp yaşayanlar şehrinin eğri,büğrü sokaklarına dalardım.   Turistler genelde Riché'ye falan gitse de https://en.wikipedia.org/wiki/Café_Riche ben daha geleneksel davranıp "esnaf" lokantalarında falafel ve fatta yemeği tercih ederim. bkn.zevk meselesi.   Kakuleli kahve, bir-iki cigara ve biraz daha kafa dinlemek için nehir kıyısındaki kafe'ler idealdir. Boğucu sıcaktan etkilenmemeniz için tavana monte edilmiş kocaman vantilatörlerin altında keyif çatarken güneş düşmeye başlar. Artık otele dönüp biraz uyuklama,  duş alma, üstünü değiştirme ve gece hayatına akma zamanıdır.   Mısır'da eğlence mekanları hızla açılıp-kapandığı için "Nereye akayım?" sorusunun güncel cevabını concierge'den almakta yarar vardır ... onlara beklentilerinizi (örnek : çok parçalanmak istemiyorum, tekno müzikten ve lübnanlı @r@spulardan hazzetmiyorum) derseniz size mekan tavsiye ederler.  Şimdi gelelim ulaşım işine ... ulaşım deyip geçmeyin, Kahire'de zor iştir.   Otelden veya civarından taksi'ye binecekseniz önce gideceğiniz yerin ismini/adresini (talep ederseniz ön bürodakiler bu bilgiyi bir kağıda sizin için yazarlar.) şoföre göstermeniz ve gidiş - dönüş için sıkı pazarlık yapmanız gerekir. Mısır'lı taksi şoförleri yarı yolda pazarlık bozmaları veya sizi istediğiniz yere değil, komisyon alacakları bambaşka bir noktaya götürmeleri ile meşhurdur.    İşin en kolay çözümü şudur ... arabanın ve plakanın resmini çekip (resim çektiğinizi şoföre göstererek) otel ön bürosu ile paylaşın ... pazarlığı sağlam yapıp elemanı gidiş-dönüş için tutun ama ona anlaşılan bedelin sadece üçte birini ödeyin ... geri kalan parayı beni istediğim saatte alıp otele geri getirdiğinde alacaksın diyin.    Bunu yaparsanız kelek yemezsiniz,  aksi durumda maceraya yelken açarsınız   Sonuç : Eski Mısır'dan kalan anıtları gezmeseniz dahi Kahire eğlencelidir... severim, tavsiye ederim. 

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Sakal

Eylül sonu aniden rahatsızlandım. (bilen biliyor...) gün ortası bir ağrı girdi karnıma, bursa işi çakı gibi resmen ikiye katlandım. ... yapılacak şey belli. Hemen Hastane'nin yolunu tuttuk.   Acile girdik, oram ağrıyor ... buram buruluyor hesabı Acil Doktoruna durumu anlatıyorum. Eleman biraz mıncıkladı beni, sonrası malum ... kan tahlili, serum, ultrason, serum, MR, serum ... akşam üstü odaya çıkardılar. Sabah uzman doktor gelip bakacak ama serumla karışık tonla ilaç bünyeye girince rahata kavuşmuş olduğum için mızmızlanmıyorum.  NatGeo - People açmışım TiVi'de ... sıra dışı kadınlar (açık deniz yat yarışı) seyrediyorum.   ...akşam hemşiresi geldi, nabzıma baktı, ateşimi kontrol etti, serumu çıkarıp ağrı kesici/antibiyotik (ya da ona benzer bir şeyler) taktı ... arada da muhabbet ediyoruz.   Kızcağız demez mi?   -  Amca nasılsın? Daha iyi misin?   Anaaaa!    O saate kadar çekyat hesabı açılan divan/yatakta oturmuş sessiz sedasız kitap okuyan benim hatun bir anda "arıza" moduna geçmez mi?   http://giphy.com/gifs/error-2kzAP7X0rWNgY   Lan!   Hatun bir anda tasmanya canavarı moduna geçti ve başladı yüksek frekansatan caz yapmaya ... - Ne amcası? Amca nereden çıktı? Amca değil o ... benim kocam ... amca deme ona, amca değil o ...   Hemşire kızcağız şaşırdı, ben şaşırdım ... ikimiz de olduğu yerde tepinip bağıran benim hatun kişiye bakıyoruz.  Hemşire kızcağız bir şeyler geveleyip (özür babında) odadan kaçtı.  ...eh be ablacığım, sen kaçtın da ... ben ne b@k yiyeyim? ben nereye kaçacağım.   Hatun başıma dikilmez mi? - Hemen keseceksin o sakalları, kimse sana amca falan demeyecek, dememeli ... o sakallar ... gi-de-cek!   Eşşedü....!! Ben gittim/geldim modundayım, hatun sakal kestirme derdinde. ... ama serde (hasta olsam dahi) erkeklik var.  Kararı iç işleri bakanına mı bırakacağım? Son söz söylenecekse .. ben söylerim be! (tieyt!)   - Peki ... dedim, konu kapandı   Sonuç : Hastaneden çıkınca sadece ve sadece o da canım çektiği için kestim sakalımı.    

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Şirket aracı istiyom!

... Türkiye'ye yeni dönmüşüm.    BMW'de servis delegeliği yapıyorum, ev tutmuşum (Anadolu Yakasında) ve her gün servise binmekten gına gelmiş. Çalar saat çaldığında kalktın, kalktın ... yoksa toplu taşıma ile işe (Firuzköy) yarım günde gidiyorsun. LAN!   Bir akşam üzeri serviste otururken karar verdim. "Bana araba lazım!" ...her gün kullanmayacağım tabi ki, ama oldu ki servis'i kaçırdım. Atla arabaya, işe git. Ya da akşam bir yere uzanacak ... sabahtan araba ile git, akşam ortama ak.   Hemen ertesi günü bir yoklama çektim. - Bana şirket aracı verir misiniz? ...vermezlermiş, bi s*kt*r*p gidecekmişim.   Lan!   ...yahu bir çaycıda şirket aracı yok, bir de bende be.   hımmm... ne yapmalı? ne yapmalı?   ...çözümü 48 saat kadar sonra buldum.   - Madem onlar (BMW) bana araba vermiyor, o zaman ben de kendi arabamı (parası ile...) alırım. Hemen o hafta sonu açık pazara gittim, öğle saatlerinde kaparo vermiş ve aracımı bağlamıştım.     nihahoho!   1980 model Mercedes 280SEL (resimdeki SE aama rengi tuttuğu için bu görseli kullandım) benim Merso uçak gemisinden hallice, 100km'de 20 litre felan yakıyor ama her şeyi var. Açılan tavan, elektrikli koltuklar (çalışmıyor) deri döşeme (epey yıpranmış) klima (aslan gibi üflüyor...ama sıcak) elektrikli camlar, merkezi kilit.   80 model kuZu'da yok yok yani   Aldım arabayı çektim kapıya, tam ana girişin karşısına. Hemen o gün sormuşlar ... - Personel park alanındaki Mercedes kimin?   ...hehehe   Millet öğle tatilinde falan gelip ben kuZu ile uğraşırken çene çalıyor. Klima klepelerini tamir edince A/C devreye giriyor. Elektrikli koltuk motoru sağlam, sadece spiral bozulmuş. Spiral alınıp koltuğa takılınca ...  tataaaa ... o da aslanlar gibi çalışmaya başlıyor. Cam yıkama motoru kireç ile tıkanmış, yanmış... onu değiştiriyorum, bombaaa!   Hemen her gün öğle saatlerinde bir - iki kişi Merso'yu mıncıklıyoruz.   Hem de bürolardan görülecek bir yerdeyiz. Bir gün, iki gün ... sonra Personel Müdürü odasına çağırdı beni. - Kaan senin Mersedes'i bizim parka sokma, çok itici duruyor.   Eywallah dedim, artık Merso kaldırımda (ana girişin tam önünde) park ediyor. Öğle saatlerinde mıncıklanıyor tabi ki ... bir gün açılırken ses yapan kapı gergisini değiştiriyoruz, bir başka gün motor ayarı yapıyoruz. Yani "operayon taciz!" tam gaz sürüyor.   Merso'nun merkezi kilidi "Pnomatik" yani hava ile çalışıyor. Arabanın marşına basmadan kapıları birkaç kez açıp kapatırsanız Westinghouse ünitesi içindeki hava bitiyor ve kapılar açılamıyor (ya da kapanmıyor) ...gülmeyin yahu! 80'lerin ileri teknolojisi bu   Kapılardaki hava kaçağını tamir ederken (sistemi söküp kurumuş, bozulmuş contanın yerine silikon çekmeniz yeterli) haber geliyor ... Genel Müdür Yardımcısı beni çağırıyormuş.   ...hehehe   Gittim tabi (istersen gitme) .. kulakları çınlasın Müşerref hanım direk konuya girdi.   - Kaan kapıdaki o ceset ne? - Aaa! Kırıldım şimdi, güzelim Merso'ma "ceset" denir mi hiç? (tabi ki kırılmadım) ...gidip geliyorum efendim, ayağımı yerden kesiyor sonuçta. - Oğlum hiç öyle şey olur mu? Neden BMW almadın?  ...para s*ç*y*r gibi mi gözüküyorum? (öyle demedim tabi ki) - Bütçem ancak ona yetti efendim.   Baktım patron kaşlarını çatmış ... şebeklik yapayım dedim. - Aslında epey konforlu, aybaşında bir de teyp aldım mı.. çiçek (bkn.ehüe modu!)   - Git sat bunu, o "şeyi" kapımın önünden kaldır Kaan. - .... ee .. ben işe nasıl? kem-küm ve de gak-guk? - Sana şirket aracı vereceğiz. Tamam mı? - Taam   Tatataaaaa ... Operasyon Taciz başarı ile sonuçlandı (bkn. Mission Accomplished)  https://eksisozluk.com/mission-accomplished--161932   Sonra ne mi oldu?   Ben 318İS'e binerken Merso Göztepe'de bir galericinin kapısına çekildi. Haftasında satıldı ve Kayseri'ye gelin gitti.   Bu hikayeden çıkacak ders : Azim ile s*ç*n taşı deler    

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Finlandiya Rallisi

Selamlar ... yeniden aranızdayım   ... yalan yok yoruldum, resmen tabanlarım patladı ... ama değdi mi? Evet.   Bu yıl ki Neste - Finlandiya Rallisi ya da daha çok bilinen adı ile 1000 göller rallisi iki ayrı kategoride tarihe geçti. Öncelikle yarışı İskandinavya dışından (İrlanda) bir sürücü kazandı (1950'li yıllardan beri bu altıncı kez oluyormuş) ve tarihin en hızlı (ortalama 120+ Km/h) 1000 göller rallisi yaşandı.   Tabi bir de gayrı-resmi istatistik var ki ... o da ralliye katılan araçlar ve ekipler resmen "kırıldı" ... neredeyse her köşede bir kaza vardı dersem sanırım abartmış olmam. Zamanında müdahale, güvenlik önlemleri ve bilinçli organizasyon can kaybını önledi, mal kaybını azalttı ama takımlar cidden "döküldü"   ... gelin en başa dönelim ve ralli dışında ne yapılıyor, nasıl gidiliyor, nedir bu iş? Bir bakalım ...   Öncelikle Finlandiya'ya nasıl gidilir?   ... elemanların elçiliği var, doğrudan vize başvurusu yapabilirsiniz ama bence hiç kasmayın. Arkadaşlar bir ay sonrasına randevu veriyorlar. Onun yerine gidin sağlam bir Schengen vizesi alın (Örn:Fransa / Almanya) ...sınırdan geçin ... gidin.   THY İstanbul'dan (Atatürk) Helsinki'ye her gün (bazı günler birden fazla) uçuyor. O nedenle THY'yi rahatlıkla kullanabilirsiniz. Ama iş Helsinki'ye ulaşmak ile bitmiyor. Aslında daha yeni başlıyor bile denebilir.    Adamlar "Wellcome to Hel!" diye boşu boşuna söylemiyor ...     HEL sadece Helsinki hava alanının kısaltması değil, ulaşımınızı daha önceden ayarlamadıysanız aynı zamanda "durumunuzun" özeti. Neden derseniz ralli zamanı trenler, otobüsler vs. tamamen dolu.  O nedenle 1000 göller izlemeye gidecekseniz otel ve lokal ulaşımınızı da dikkatle ve epey önceden planlamanızı tavsiye ederim.   Castrol'un davetlisi olarak gittiğim için (heyooo!) benim o konuda endişe duymama gerek yoktu.      Hava alanından dışarı adım attım ki ... anamm ... M-Sport yarış takımı "TEMSA" otobüsleri ile bekliyor. (bkn.heyooo!) Hemen Castrol ve Ford'dan gelen arkadaşlar ile birlikte otobüse doluştuk tabi ki ... pass'lar dağıtıldı, küçük bir brief verildi ve yola çıkıldı.     Hava alanı ile (ralli boyunca üst olarak kullandığımız) otelin arası 250+ Km olduğu için genelde uyuyarak, uyunmadığı zamanlarda da geyik çevirerek (malum,  Finlandiya geyik için en ideal mekan) yolu resmen yedik ...     Arada bir takım kararlar aldık tabi ki ... Fince'ye kimsenin dili dönmediği için otel'e "OTEL" , kaldığımız ilçe'ye "YOZGAT" kod isimlerini verdik. Tabi biz otele yerleşir, yemek yer, etrafı keşfederken lokal yarışçılar çoktan tezgah açmış, trafiğe kapalı alanda oyuncaklarını ralli için gelenlerin beğenilerine sunmaya başlamıştı.     Bu arada bir not. Yarış döneminde lokantalar ve pub'larda (özellikle makul ücretli olanlarda) yer bulmak mümkün değil. Bizi Castrol davet ettiği ve adamlar para harcamaktan çekinmediği için (bkn.kesenize bereket yahu) gayet kaliteli mekanlarda yemek yedik, eğlendik ama solo giderseniz bir ton aç + susuz İskandinav arasında başınızın çaresine bakmak zorunda kalacaksınız. (bkn.benden uyarması)     Yemekler lezzetli,  özellikle somon (ne de olsa milli yemek) ve et ürünleri hem kaliteli hem de ucuz. 1/2 litrelik yerel bira ise 0,95 ile 1,5 Euro arasında bedeller ile tüketilebiliyor. Yani aç ve susuz kalmazsınız ... yukarıda da belirttiğim gibi tek sorun oturacak / yemek yiyecek mekan bulmak.   ... gelelim işin yarış seyretme kısmına.   Öncelikle belirteyim. WRC'nin tamamını, en azından 1000 göller'i seyredemezsiniz. Teknik olarak mümkün tabi, ama çok zor. Etaplar birbirlerinden kopuk, üstelik ortam çok kalabalık.     Araç ile ulaşacağınız yere gidip arabanızı orada bırakıyor ve sonra yola yaya devam ediyorsunuz. Genelde park alanları ile etaplar arası 3-4 kilometre mesafede oluyor ve siz de diğer binlerce (abartmıyorum) seyirciye takılıp tabana kuvvet etaba gidiyorsunuz.     ... yani ayağınızda sağlam / trekking ayakkabıları olacak, su ve katlanır iskemle taşımanızı da tavsiye ederim.   Yapılacak en iyi şey yarış güzergahlarını gösteren haritalardan (bedelsiz) edinip kendinize bir rota çizmeniz. Bir yarış gününde 4 etap seyrederseniz bilin ki başarılısınız ... 5 - 6 etap planlarsanız çok zorluyorsunuz demektir.   İşin güzel yanı doğa kelimenin tam anlamı ile muh-te-şem, hava güzel (20C civarı) ve resmen oksijen sarhoşu oluyorsunuz.     ...tabi iş etaba ulaşmakla bitmiyor.     Her yer insan dolu ... LAN! diyorsunuz, ben nereden yarış seyredeceğim? ... böyle düşünen sadece siz değilsiniz.     Resimdeki gibi vinç getiren de var, karavanını sürüp onun tepesine şezlong atan da. Tabi "Parama geçer hükmüm" diyenleri de görüyorsunuz.     Burası ViP noktası. Her etapta bunun benzeri yapılar kurulmuş. Millet yemek yerken yarış seyrediyor (dev ekranlarda kurulu) isterse tribünlere yayılıyor ve iş bittiğinde ViP'ler helikopter ile bir sonraki etaba geçip orada keyfe devam ediyor. (bkn.kelle başı 12k Euro)    Hizmet vericiler sırf bu amaç için 5 (beş) tane helikopter kullanıyor (bkn.zengin abileri 25'lik partiler ile uçurmak)    ... yok usta !! ben o parayı vermem! derseniz başlıyorsunuz elden gelenin en iyisi için milleti itip - kakarak kendinize yer açmaya.     ...tabi hem para vermeyip hem de konfor arayanlar var. Yanında "Jakuzi" getiren mi istersiniz?     At ile gelen mi? Drone ile yarış seyreden de var, uzak / hakim noktaya yerleşip askeri dürbün kullanan da.     1000 göller ilk rallim değildi, daha önce Monte Carlo'yu da seyretmiştim ama orası Finlandiya gibi değildi. Millet karnı burnunda karısını da yarışa getirmiş, 30 günlük bebeğini de. 90 yaşındaki dede yanında 5 yaşındaki torunu ile oturmuş radyo'da yarışı dinlerken torunu ona zaman çizelgesini okuyor ... ralli başladığında İskandinav'lar her ne yapıyorsa durup yarış seyretmeye geliyor dersem inanın abartmış olmam.     Tabi ki tek eğlence ralli değil. Fabrika takımları bir yandan marka reklamı yaparken bir yandan da milleti eğlendiriyor.     İnsanlar pilotlar ile tanışıp imza topluyor, resim çektiriyor ... pilotlar bir çeşit "kahraman" muamelesi görüyor. Tabi kapalı alanlara geçip süre kısıtlı pit'lerde araç onarımı yapılışını da seyredebiliyorsunuz.     Para her yanda resmen oluk - oluk akıyor. WRC kesinlikle "gariban" işi değil ... örnek mi?     ... sizce bu jant + lastik kaç para?  Takım sezon boyunca bundan kaç tane kullanıyor? 100km'de ortalama 75litre yakan (yola döken) kuZu'nun fiyatından bahsetmiyorum bile.     Ama takımlar memnun, sponsorlar memnun ve en önemlisi halk memnun.  ... herkes kazanıyor,  herkes eğleniyor. Gidilir mi? ... imkanınız var ise kaçırmayın derim.   Hadi biraz da eğlenelim ...  ufak anılar paylaşayım (izninizle)   "Yozgat ekibi"      - Haberim yokmuş gibi çek kanka -     Beşinci olduk ama buna da şükür.     I believe I can fly!     Sevmiyorum seni ...     70'li yıllardan kalma gibi gözüken (disko topu bile vardı) otelimiz.     Kaza yapmadığı (ender) durumlarda hep gülümseyen Camilli (ortada M-Sport yöneticisi St.Andrew)     "Yabancı bi cisim yaklaşıyor"     Kaç kere dedim filtreler ile o kadar oynama diye ...     ... son olarak kısa bir video.   Önce açıklama.   Ev sahibimiz Castrol bizi yarış sonrası M-Sport'un üssüne davet etti.  Yozgat'ın hemen dışında bir çiftliği kiralamış ve TIR'ları oraya çekmişler. Takım ile tanıştık, geyik yaptık ... bir şeyler içtik ... kaza geyiği yaptık. Arada haber geliyor ... bilmem kim hastaneden çıktı, Çin'de yarışabilecek vs.   Sonra (üzerinde WRC ayarlı motor olmayan) Camilli'nin kuZu'suna bindik.  ... araç yakın zamanda çok ağır kaza geçirmişti.   Mekanikler kuZu'yu toplayıp üzerine -test- motoru atmışlar. Camilli bizi yanına aldı ve çiftlikteki toprak alanda biraz dolaştırdı. (her tur yaklaşık 3 dakika sürüyordu) ... yeniden burnu kanamaya başlayınca (kaza nedeni ile sol kulağında ve burnunda bir sıkıntı varmış) takım doktoru onu arabadan indirdi. Muayene etti ve uçağa binmeyi yasakladı. (eleman eve feribot + kara yolu ile döndü)   ...bu tur sırasında Fiesta RS'in sağ arkasını bir yere vurduk. Sağ paçalık gitti, aks koruyucu yerinden çıktı vs.vs.   işte video. (interkom bağlantımızda bir sorun var ... Camilli'nin söylediklerini duyamıyorum)      ... the end.    ek:   İki minik video daha ...   Bir - Etap içinde yer bulma (beyhude) savaşı.     İki - kuZu'lar start alıyor (ortaya karışık)                          

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Ford Performans Serisi (RS Üretimi)

Maalesef Almanca ama YT üzerinden derme çatma çeviri ile İngilizce olarak okunabilir. 2. video ile birlikte üretime başlıyorlar.    Focus RS içerir. Üretim bölümlerini gösteriyorlar. Meraklısına güzel içerikler.   1. Video     2. Video     3. Video       4. Video   5. Video       6. Video     Son     

Yakup Çağatay

Yakup Çağatay

 

Skavenç

... o ne be ??? demeyin.   Skavenç (Scavenge Box) deniz makinelerinde yağ ve yakıt buharı ile temiz havanın karıştığı ve ardından ateşleme odasına yollandığı yere skavenç denir. Şimdi bu noktada durun ve gözünüzde canlandırmaya çalışın. Pistonunun üzerine masa koyup 4 kişi yemek yiyeceğiniz boyutlarda bir makineden bahsediyoruz, düşük devirli olsa da atalet ve malzeme yorgunluğu nedeni ile elinizi üzerinden çekemeyeceğiniz. Karterine girip dolaşacağınız (...ki an gelir gerçekten girip dolaşmanız ve yağ pompası emme ünitesinin ağzında biriken küspeyi kürekle temizlemeniz gerekir) ya da somunları boru anahtarı ve balyoz ile sıkacağınız (genelde o somunu üç kişilik ekip söküp-takar) boyuttta bir makine bu.   Şöyle anlatayım.   Körüklü belediye otobüsü vardır ya ...   işte o otobüsün üzerine bir tane daha koyun ... aHanda!! karşınızda deniz dizeli   ...üstelik makina dairesinden bu canavardan iki tane var.   İskele - Sancak makinalarının arasında, etrafında, altında ve üstünde ise yardımcı makinalar (genelde 3 adet Cat955 veya muadili) kompresyon tüpleri, santürfüjler, vanalar, onlarca kilometre boru hattı, yüzlerce kilometre elektrik kablosu, merdivenler, köprüler vs.vs.   ...tam bir karmaşadır aşağısı. (bkn.obareyy)   ...bir de skavençler vardır tabi.   Hadi skavenç'e geri dönelim ...   Önden siz buyrun. (resimler http://www.denizciyiz.com/ adresinden alıntıdır) "not:resimdeki makina -minik- tabir edilen cinsten, 35-40k Grosss tonluk gemilerdeki makinalar bu canavarın bir kaç katı büyüklüğündedir."   Ana makina dayanılacak derecede soğusun (40-50 derece) diye beklendikten sonra başlarsın kapakları sökmeye.     kapakları açıp ortamı havalandırmak esastır.      kimse zehirlensin, bayılsın istemeyiz ... değil mi? ...sonra sıra içeri girmeye gelir.     içeri girdiğinizde ise sizi bekleyen manzara (yaklaşık) budur.     duvarlar karbonize olmuş yağ ve is + yakıt buharından kalan çiğ fuel-oil (MDO - Marine Diesel-Oil) kalıntısı sizi bekler.  ... skavenç temizlenmelidir ... yoksa...   Yoksa yangın çıkar, açık denizde en son isteyeceğiniz şey ise yangındır. (bkn. xxki tutmak)    O nedenle yılda bir kaç kez (3-4 ayda bir, yakıt kallitesi skavenç temizlik süresini etkiler) dalarsınız içeri. Başlarsınız kazımaya - ovalamaya - terlemeye ve lanet okumaya.   ...debelenir - terler - o daracık metal tabutun içinde ister istemez soluduğunuz yakıt buharı artığının bünyenize (sonradan) vereceği zararı düşünmemeye çalışarak daha fazla ve daha fazla ter dökersiniz.   Çıkar, biraz soluklanır ... tuz hapı yutar, su içer ... cigara yakar, daha fazla su içer ve geri dönersiniz.   Tam günlük iştir skavenç temizliği ... sancak makinayı bitirir ... kapatır ... ısıtmaya alır ve iskele'ye geçersiniz. O da bitti mi? Bu defa santürfüjler, süperfan (arabadaki egzost gibi ... ama bunun içinde elleriniz cebinizde dolaşabilirsiniz) yardımcılar, kompresörler, pompalar, tezgah ve panolar ile boğuşursunuz.   Liman makinacı için mesai yapma, iş kazası geçirme ve yemekte falan karşılaştığınızda sizinle kafa bulan güvertecilere kazıtma zamanıdır. Onlar bir gün içeri, bir gün dışarı çekerken siz (belki) tek bir gün karaya çıkar ... o günü de ihtiyaç karşılama, alış veriş yapma vs. ile geçirirsiniz. Soran olursa "aa!bilmem nereye tabi ki gittim, gitmez miyim?" deseniz de ... o kent/liman ile ilgili bilginiz (genelde) liman girişi - gümrük - en yakın market + alış veriş merkezi - bar - kerhane - gümrük ve liman girişinden ibarettir. (bkn.10 kere gidip harita'da Hamburg'u gösterememek)    ... dertlidir gemicilik, makinacılık ise +1'dir.   Öyle sizi her limanda sevgili felan beklemez  (bkn.olsa iyi olur ama...)   ...macera derseniz ...genelde ölümden ve/veya yaralanmaktan nasıl son saniye'de kurtulduğunuz, nasıl batmadığınız veya limanda hangi boyutta xxxlik sergilediğiniz ile kısıtlıdır.   (forumdaşımız olan) Meslektaşlarım (gerek duyarlarsa) ek yorum yaparlar ama bence gemicilik "Karıyı dul" bırakmaktır, b*k gibi para kazanıp (işi bilen, kafası çalışan denizde iyi para kazanır) onu keyifle ezememektir.   Yapılır mı?   Tabi ki   ...gemicilik aynı zamanda özgürlüktür, 3,000 yılı aşkın bir geleneğin parçası olduğunu bilmek ... doğa ve fizik yasaları ile kavgaya tutuşmak, biri size "Ümit burnunu görmek istiyorum hacı!" dediğinde sırıtıp aklınızdan kıyıda tavuk hesabı kovaladığın penguenleri geçirmektir.                   

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

BlackBerry vs. IT departmanı.

Bilen bilir uzun zamandır BlackBerry kullanıcısıyım. Alışkanlıkları olan ve alışkanlıklarını seven bir kişi olarak elimdeki BB geberdiğinde (bkn.elektronik cennetini boylamak) onu en yakın elektronik dönüşüm kutusuna atmak ve giden BB'nin yerine BB koymak alışkanlıklarımdan biri ... daha doğrusu biriydi.   ...ta ki ... Geçenlerde bizim IT ile konuşuyoruz.   Ben - İbraam (aslında İbrahim'de ben kıllığına İbraam! diyorum) şu benim BB'ye bir baksana. İbraam - Nesi var ki? Ben - Bir şeyi yok, sadece şu BBWorld'e girip güncelleme işini otomatik yapabilir miyiz? Onu bilmiyorum ... bunun illa bir ayarı var da şimdi bilemedim ki... sen aslansın, yaparsın kehkeh... İbraam - Ya ben pek anlamıyorum ki onlardan Ben - Gözümsün, kesseler acımaz ... çözersin sen İbraam - İi... bi bakiim.   Ben de saf-saf verdim telefonu. İbraam alıp telefonu ÇaT! diye yere atmaz mı? (bkn.şeytan taşlar gibi) LAN! ..benim BB karpuz gibi patladı tabi ... yer mermer ... alet 30k feet'ten düşen ilyuşin gibi dağıldı, içi-dışına çıktı.   Ben - Naaptın ya? İbraam - Tüh ... düştü Ben - Tüh'mü? Harbiden mi? İbraam - Hemen geliyorum.   ....5 dakika kadar geçer. (bkn.burnundan soluyarak beklemek)   İbraam - Geldim. Ben - ....... İbraam - İşte yeni telefonunuz Ben - ...ne alaka? İbraam - İPhone işte, ne alaka değil ki... Ben - Manyakmısın İbraam? İbraam - Yok .. IT'ciyim Ben - ...eh .. peki ... saol İbraam - Ayarlarını yapiim mi? Ben - ...ehem ... yok, teşekkür ederim. Bunu kırma bari. İbraam - Peki ...   Soru : Alayı mı manyak bunların? (IT'ciler) yoksa manyaklar IT'ci mi oluyor? (bkn.kariyer planında sosyopatlara özel seçenek)

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Tadım ...

Bilen bilir "Tadım" Otelcilik işinin parçasıdır, özellikle -Zincir- markalar reçete (recipie) içindeki malzemenin kaynağı / türevi / tadı konusunda hassastır ve birden fazla mutfakta aynı tad yakalanması amaçlandığı için malzeme kaynağı değişimine pek sıcak bakmazlar. ... kimi zaman bu kaçınılmazdır. Başaşçı (...ki kendisi Mutfakta İmparator muamelesi görür) yeni sezon için menü oluşturur, tabi ki bu menü'nün ve içeriğinin test edilmesi, onaylanması ve hatta sunumun dahil (tabaktaki malzemenin nasıl duracağı) kontrol edilmesi gerekir.   ...kötü bir adamım ya! (malum) gidip arada Otel müdürüne yazıyorum ... - Orhan bey, Orhan bey ... o kadar tadım yapıyorsunuz ama beni hiç çağırmıyorsunuz!   Eğri oturalım, doğru konuşalım .. ben tadım'dan ne anlarım? Motor yağı desen eyvallah ama buharda terbiye edilmiş mini brüksel lahanasının çukulata sosunda nasıl duracağını (doğal olarak) bilmem ... yer geçer, ahçı'ya da "Eline sağlık!" derim ... ama o kadar.   Amacım belli, işi bilen abilerin masasında oturup sonradan ukalalık malzemesi olarak kullanacağım bir, iki püf noktası öğrenmek + beleş / güzel yemek yemek.   Otel Müdürü kibar adam, görmüş - geçirmiş ... kim bilir benim gibi kaç tane kendini bilmez ile uğraşmış ... bozmuyor (...ki ben onun yerinde olsam terlikle döve döve kovalardım.) "Bakarız" , "Ayarlarız" falan diyor.  Belki bu taktik tutar ama sorun şu ki ben -yüzsüzüm- hem de had safhada. - Orhan bey beni ne zaman tadım'a çağıracaksın? - Hallederiz Kaan bey - Orhan bey tadım yapmıyoz mu? - İnşallah Kaan bey - Orhan bey tadım ne oldu? - Ayarlarız Kaan bey ... 8,981 deneme sonunda bir gün telefonum çaldı.   - Alü!?! - Kaan bey, yarın tadım'a gideceğim, isterseniz siz de gelin. - aaa!Tamam, ne zaman?  - Öğlende Divan Taxim'de buluşacağız. - Taam   Heyooo .... beleş kayıntı   Atladım gittim tabi, özel salon ayarlanmış. İçeri girdim ki bilmem kaç tane Divan otel müdürü ve şef oturmuş menü inceliyor ve not falan alıyorlar. Benim işim olmaz, kibarca tanıştırıldım ... geçtim, bir kenara oturdum. Kayıntı başlasın diye bekliyorum.   Garsonlar geldi, önüme su koydular ... 4 - 5 tane de bardak ... Başaşçı demez mi!! - Hadi başlayalım!   Eleman Alman, baktım herkes disiplin içinde önündeki şişelerden biraz su koyuyor, kokluyor - ağzında çalkalıyor, suyu bardağa geri püskürtüyor ve not alıyor. .... ne oluyor be?   Orhan bey yanımda, eğilip sordum ... - Noluyo ya? - Tadım yapıyoruz Kaan bey? - .... yemek yok ama... - Su konusunda karar veriyoruz Kaan bey - Su'mu? ...ben su içmeye mi geldim yani? - Evet Kaan bey. - .......(küfür/sessizce) ......(küfür/alçak sesle) - ..... - Ben Brasserie'ye geçiyorum, karnım aç ... tadım bitince haber verirsin. - Peki (bıyık altından gülerek)   ...keleğe bak ya !!! Tadım'mı istiyorsun? Al sana Tadım   Hakkını vermek lazım, gayet kibar bir hamleydi (kaPak)  Ders oldu mu? ...şüpheliyim. 

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Atrak

Afrikanın Atlantik ile birleştiği sahranın kuzeyindeki topraklardan taaa Şattülarap'kıyısına kadar Türklere (genelde arkalarından) -Atrak- denir. Kelimenin sözlük karşılığı gece gelen seyyah, kapalı han kapısını açtıran gezgin olsa da günümüzde (sokak jargonu ile...) ve en hafif tabiri ile Atrak "ONLAR!" diye çevrilebilir. Hani lanet/b@ktan/nursuz biri vardır da, ismini anmak istemezsiniz ... "Malum Kişi!" dersiniz, herkes anlar ... işte o hesap. ... çölün dibindeki Varzazat'ın (Fas) namını duymuşum ama gitmek nasip olmamış. Yolum düşünce kendime söz verdim, bu defa ne yapıp edersem edeyim muhakkak zaman ayıracak ve Varzazat'ı göreceğim. (İngilizce ismi Ouarzazate)    Onun gibi yerleşim alanlarına Berberiler -Medina- diyor, S.Arabistan'da ki adaşı ile karıştırmayın. Burada kastedilen çölün ortasındaki bir vaha'nın etrafına kurulmuş yerleşke, bir çeşit sığınak. Yani gideceğim kentin tam ismi Medina Varzazat.   Varzazat veya bedevilerin telaffuz ettiği şekilde Warzazat "Sessiz" olarak çevrilebilir, ama oraya gitmek pek de kolay değil. Arada sırada Atlas dağlarının yamacındaki bu şehre giden uçaklar var ama denk getirmek ... nasıl desem? Şans işi. Diğer yandan çölün ortasındaki M'Hamid'e gitmek kolay. Marakeş'ten vaha şehri M'Hamid'e hemen her gün uçak var, oradan da ... bir şekilde gidiliyor işte. Haa! sağlamcıyım derseniz o zaman Marakeş kasbah'a gidip oradan otobüs'e atlayıp bolca çöl manzarası eşiğinde karayolunu kullanabilirsiniz.   Ben turist taşıyan charter uçağına atlayıp oradan "bir şekilde" karayolu ile gitmeyi tercih etmiştim, tabi seçim sizin ... isterseniz otostop bile yapabilirsiniz.    M'Hamid Sub-Sahara'dan gelen ve çoğu Tuareg + yarı göçmen olan insanlarla dolu. Mali'ye kadar olan bölgenin asıl sahibi Tuareg'ler, hükümetler dahil kimse onlarla kötü olmak istemezler, elemanlar da zaten onları (hükümetleri) sallamıyor. Sınırlar, yerele kanunlar falan Tuareg'ler için gereksiz sayfa kenar süsü gibi bir şey.   ...alan çıkışından kalkan otobüse atlayıp pazara indiğimde baktım M'Hamid çarşısı'da Tuareg dolu, demek ki dedim kendi kendime Varzazat'a gitmek için Tuareg kafalamak lazım. Otobüs sordum, 5 - 6 saatlik yolmuş (karadan) ama sabah serinliğinde kalkıyor arabalar ... gece çiği kumulların sırtlarını sertleştiriyor, yani yolculuğun önemli kısmı rüzgarla taşınan kum'dan muaf şekilde geçiyor ... saat 11'den sonra başlıyor kum esmeye "rüzgar değil...kum esiyor resmen. Yani millet işini o arada görmeye çalışıyor. Hımmms ... iyi de zamanım kısıtlı (10gün falan) onu da M'Hamid'de harcamak istemiyorum ki ... ee? nasıl olacak o zaman?   - Kamyon olur bazen, sor istersen ...   Aaa! İyi fikir ... başladım Varzazat'a giden kamyon aramaya. Buldum da ... elemanlar kasaya tuz yüklüyor. Mali tarafındaki büyük tuzlalardan deve kervanları ile gelen (torpil biçimli) tuz -sosisleri- sahra'da popülerdir. Bedevi, Tuareg falan demez herkes bol-bol tuz alır ... keçiler ve develer için tuz olmazsa olmazdır. Hayvanlarınıza yeterli tuzu veremezseniz su kaybından ani ve aşırı kilo kaybeder, hatta ölürler.   Gittim şoförün yanına ... "Accept Vous Passanger?" eleman demez mi "No Tourist, No Tourist" ... lan! Yapma beee! Üsteledim tabi ... "Je ne suis pas tourist" ekledim ... "Je suis ATRAK!" adam dondu kaldı resmen ... sordu ... Atrak?!? ... sırıttıım ... "Qui ... je suis Atrak" .... başladı gülmeye. ...dedi gel ... madem Atrak'sın, o zaman kamyonuma binebilirsin.   Nınınınııııı .... beleş yolculuk ... o kadar da değil. Omar (Ömer) Bin-Ali bana Varzazat'ta ev kiraladı, günlüğü 5USD (akşam yemeği dahil) ... tatilim biterken M'Hamid'e kamyonuna aldı (beleş) hatta beraber dededen kalma Enfield tüfeği ile çöle gidip çakal bile avladık (vuramadık ayrı)    Ya ... tek bir kelime "Atrak"  nelere kadir, değil mi?   Bu arada "kafa dinleme" mekanının kralından bir kare (ben çekmedim)    edit : Vaha'da ne yaptın diyenlere not : Kafa dinledim, incir yedim, kahvaltıda naneli çay - tandır ekmeği ve otlu/kokulu keçi peyniri (tulum) ... öğlen ve akşam yemeklerinde de bol baharatlı (safranlı) ve yağlı pilav ile bir parça keçi eti tükettim. Günde yaklaşık 2lt. çay ve yaklaşık 1lt Mırra içtim ... yanımdaki şibumi'yi (kitap) sindire-sindire iki kere okudum, pişik oldum ... pudraya bulandım, akrep dövüşü seyretmeye gittim, bir deveye yumruk attım, çölde çakal avına çıktım, neredeyse hiç işemedim (ama bolca terledim) sulama kanalına atlayıp dibindeki tortu'ya saplandım ... yani epey bir eğlendim, pişman değilim    

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Depo Kapağı

- Ya yok mu bunun kolay bir yolu? ... dedim buyur, otur ... bir çayımı iç ... tam anlat derdini. Öyle de yaptık ... sonra başladı kafasına takılan konuyu anlatmayı. - Yahu neden benzin deposu kapakları bazı araçta sağda, bazılarında ise solda? Neden bunu standart hale getirmiyorsunuz? Şimdi bu derin konu, taaaa araç tasarımına ... hatta trafik yönüne kadar giden upuzun bir hikaye.  - Hadi ondan geçtim, belli ki anlaşamıyorsunuz, neden aracın içine işaret koymuyorsunuz? - Ne işareti? ... diye sordum. Gel .. gel ... dedi ... çıktık dışarı, aracın ön göğsüne ... kalorifer ızgarasının yanına "Depo Kapağı ->" diye yazı yazmış, seloteyp ile yapıştırmış. - Al benden size bir beleş teknik tavsiye, bunu araçlarınıza koysanıza. Dayanamadım, kıkırdadım ... bozuldu tabi. Açıklamak zorunda kaldım. - Eh yani, var ya o işaret. - Nerde var? - Aracınızda ... yani benzin deposu kapağının hangi tarafta olduğunu gösteren ok işareti var zaten, üstelik sadece bizim araçta da değil. Bütün araç imalatçıları aynı sistemi kullanır. - ...harbiden mi? - Valla, billa - Nerede? - Şurada...     benzin göstergesinin yanındaki ışıklandırılmış minik "ok" işareti depo kapağının sağda mı? solda mı? olduğunu gösteriyor zaten. ...baktım hala kızgın. - Neden benim haberim yok? - Yani ... söylemeyi unutmuşuzdur sanırım. El kitabında yazıyordur ... herhalde. - Hass ... boşuna mı kastım o kadar? - Amaaan ... boş verin, türk kave'si içelim mi? İçiniz açılır. - İçelim valla, daraldım yahu.  

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

İkon'un Yeniden Doğuşu Focus RS 2016

50 Dakikalık bir RS hikayesi   Bölüm 1 - Ken Block    Raj Nair ve Ken, çok gizli fabrikasında gezintiye çıkıyor.     Bölüm 2 - Dizayn ve Gelişim Süreci   Almanya'da (Köln) tasarım ve çarpışma testleri. Şerife Çelebi ise araç içindeki renkler ve malzemeler hakkında bilgi veriyor.     Bölüm 3 - Yollara Düşüyor   Mühendisler sürüyor ve tartışıyor. Rakipleri ile kıyaslanıyor.       Bölüm 4 - Pist Denemesi   Belçika'daki çok gizli pistteyiz, Ken Block ve test şefi sürüyor ayrıca halka tanıtılıyor.       Bölüm 5 -  BUZZZ Gibi İsveç'te test edilerek performansı arttırmaya çalışıyorlar.       Bölüm 6 - Güç Mücadelesi   Güç ve üretim.       Bölüm 7 - Dikkatli İnceleme   Büyük gün, son kontroller. Üretim onayı alacak mı? Alamayacak mı?        Bölüm 8 - Final    

Yakup Çağatay

Yakup Çağatay

 

Karar verdim artiz olucam...

Advertorial (bir çeşit reklam işte) yapacaz dediler ... bizim pazarlama tarafı ile işi bitirmişler, bana da "Size mail atalım, yazılı cevap verin ... röportaj olur" diye haber yollamışlar.   ...piki ... didim   Neyse yolladılar soruları, cevap yazdım ... sonra Alo! geldi ... efendim editör sayfanın ortasına resim koymak istiyormuş, röportaj çok uzun olmuş, bu kadar metni kimse okumaz ... yazıyı kısaltalım, resim koyalım demiş.   ...koyun mustang'ın resmini ... didim   Olmazmış ... işin raconu aracın yanında röportaj veren kişinin resmini basmakmış ... böylece metin okuyucunun kafasında maddi olarak yer edermiş ... öbür türlü "anonim" basın bülteni olurmuş vs.vs.     ...hay Allah benim belamı versin be!   Neyse ... geldi fotoğrafçı, güleç yüzlü ... neşeli bir kızcağız. Başladık resim çekmeye. Elini oraya koy, başını kaldır, gıdını toparla ... olmadı ... göbeğin sarktı, az sağa dön ... yok kıçın resmi kapattı falan.   ...daraldım be!   Bir ara isyan ettim - Miss Turkey yarışmasına katılmayacağım yahu ... ne kastın! ...kız demez mi - Hafifsağ yap, omzunu geriye at ... ...aaa! Santim sallamıyor be.   Bir süre ve ikibin kadar resim çektikten sonra teşekkür etti gitti kızcağız. Sonra editör deneme'yi gönderdi (bkn.ek) resme bi baktım ... ülen ... ne güzel çıkmışım be! ...ben?!? ...Alalalal?!? ...bu ben miyim? - Yahu ne güzel çıkmışım ...fotoğrafçı epey terletti ama eline sağlık.   Editör demez mi... - iyidir arkadaşımız, model ne kadar faul olsa da o bize her zaman iyi poz'lar getirir. ...faul? ben mi?  ...yuhhh! ...........şimdi bu lafın üzerine ne denir ki? 

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Evet ... kötüyüm, ne oldu ki?

Alın size bir arıza arama komedisi İsmi bende saklı bir arkadaşımızın kuZu'suna bakıyoruz. Araç 2012 model Eb ve uzun zamandır halledilemeyen bir de sorunu var.  Sorun şu ... kuZu anasının ak sütü gibi helal olan anahtarlarını tanımıyor. Anahtar ile araç arasında bir soğukluk, küskünlük durumu var ... ama neden? ...alalala?   Başladık kafa patlatmaya ... Savaş - Yaşar ve kulunuz k*****n teoriler üretiyoruz, anahtar pilinin bitmiş olmasından girip bozuk immobilizer'e doğru uzanıyor ... yanlış kodlamadan girip uzaylıların lazer saldırısından çıkıyoruz. (bkn. atmak serbest)  Lan?!?   Anahtarlar bir türlü kod tutmuyor. Keyless'in ana ünitesini kontak anahtarı çerçevesine dokunduracak kadar yaklaştırıyorsunuz ... kuZu o zaman "Ah canımmm! neredesin sennn?" diye sarılıyor ona, ama aracın içinde olsa da diğer zaman anahtara "aşağı mahallenin çocuğu!" muamelesi yapıyor. Lan?!?   Bizim Yaşar (elektrikçi) en sonunda daralıyor ....   - Bu böyle olmayacak abi, komple dağıtalım arabayı. Savaş (elektrikçi) de fikren ona katılmaz mı? - Dağıtalım valla ...   ...Allahtan elemanların ikisi de "Master Tech" yani dağıtsalar da kuZu'yu toparlayacak gibiler. - İyi ... dedim, dağıtın o zaman ... ama kuZu'yu b*k etmeyin, topladığınızda sağından solundan çıtırtı gelmesin., parça felan da artmasın! - Taam     kablo tesisatına bakalım, ön göğüs altı tesisata bakalım, vites konsolunun altındaki alıcı'ya da bakalım ... orada da mı sıkıntı yok? Arka koltuğa bakalım o zaman derken ... anammmm! Lan?!?   ...sonra mutlu haber geliyor.   - Bulduk *****! - Helal ... neredeymiş? - Arka koltuk... - ...... hönk?!?   Olay şu ... biliyorsunuz Focus'ta İsofix bağlantısı (kullanacağınız bebek koltuğunun tipine bağlı olarak) müşterinin talebi doğrultusunda (ücretsiz) ayrıca takılıyor. Yani arabaya bebek koltuğu bağlayacaksanız bayinize diyorsunuz ki "Benim XYZ marka koltuğum var, bunun için İsofix takın" bayiniz talep doğrultusunda İsofix koltuk karşılığı getirip aracınıza takıyor, siz de o karşılığa bebek koltuğunu kolayca monte ediyorsunuz. ...buraya kadar sorun yok.   Sorun keyless araçta toplam üç tane anahtar okuyucu/algılayıcı olması. Sırası ile arka koltuğun altında, orta konsolun altında ve ön göğüsün içinde üç tane anahtar algılayıcı var ve bunların her birinin (yaklaşık) bir metrelik algılama menzili bulunmakta. Cebinizde anahtar ile bu üç algılayıcıdan her hangi birisinin menziline girdiğinizde kuZu sizi yakalıyor ve "OOoo! abim gelmiş, kapılar!!açılmaya hazır olun ... patron arabaya biniyor" diyor.   Arka koltuğa İsofix karşılığını takan eleman koltuğu devirip kilit mekanizmasını monte ederken kaza ile bu algılayıcıların kablosunu katlamış, katlamak ile de yetinmemiş ... isofix'i tam o kat yerinin üzerine denk getirip kabloyu iyice ezmiş. (bkn.yuh!) kablo ezilince doğal olarak sinyal alıcılar arasında sıhhatli şekilde gidip - gelmez olmuş ; yani aracı anahtar'a "sağır" etmiş.   Kablonun kat yeri düzeltilip İsofix bağlantısı düzgün şekilde yerine oturtulunca ve ezik bölüm elden geçirilince (bkn.kulaklarımı yıkattım, karşı komşudaki sineği bile duyuyorum) kuZu bir anda düzeldi tabi ... anahtar marşbiyel hizasına yaklaşınca "abimsin, hojgeldin!" demeye başladı.   ...Allaha şükür ...şükrediyorum çünkü benim elektrikçilerin kafasına takılmıştı bu mevzu. ViN ile araca yeni anahtar set'i getirtmekten (belki eski set'in içindeki kartlarda bozukluk vardır diye) immobilizer'i komple söküp atmak ve yerine yenisini takmak noktasına kadar gelmişlerdi. (bkn.kafaya takmak) meğer basit bir kablo arızasıymış ... ferahladık yahu     Servis indim ... elektrikçiler yok. - Nerde lan bunnar? ara ... ara ...   Arka bahçeye çıkmışlar, çay / cigara keyfi yapıyorlar. Suratlarda y****k bir gülücük. Belli ki arızanın nedenini bulunca rahatlamışlar. Ama bende i***k bitmez ki...   - Cigaranızı için de gelin ... sıkıntılı bir aracım var. - ...hayırdır? - Sağa sinyal verince radyonun sesi kısılıyormuş... - ...hadi be! Aslında öyle bir şey yok, ama insanları mutsuz etmek hoşuma gidiyor ... (bkn.evet i****m ne olmuş?) - Akşam gerekirse mesaiye kalın, halledin bu işi.   Oğlanların suratları allak bullak ... ben de gülmemeye çalışarak arkamı dönüp gidiyorum. muHAHAHA ... yaŞasın kötülük! 

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Bana Tavan lazım...

Serviste çalışıyoruz ... o zamanki patronum Melih Pekol (kulakları çınlasın, adam gibi adamdır) bizim bir tarafımızdan ter akıtıyor. Almanya'dan teknik servis bülteni gelmiş, 3"kasa araçlardaki M40 (4 silindir - benzinli) motorların triger gergilerini kontrol ediyoruz. Almanya "ortam ısısını göz önüne almadan triger ayarı yapmış olabiliriz, lütfen kontrol!!" diye not yollamış ... belli bir üretim aralığındaki 3"leri çağırıp jet hızı ile gergi paletlerini vs kontrol ediyoruz. İşi hem düzgün hem de hızlı yapmak zorundayız ... yani terliyorsak boşuna değil. Bu arada servisin geri kalanında doğal akış devam ediyor ... Sigara içmek için servisin yan kapısından dışarı çıktığımda gözüm hemen camın yanına kurulu yedek parça ön bankosuna takılıyor ... adamın biri elini -  kolunu sallayarak bir şeyler anlatıyor ... adam sinirli! Belli ki yolunda gitmeyen şeyler var, konuşulanları duyamıyor olsam da vücut dili ve yüz ifadeleri yeterince açıklayıcı.  ...demek ki müdahale lazım. Yeniden içeri girip bankoya yollanıyorum. Tahminim doğru, bizim ön bankoda çalışan yedek parçacı resmen iş istasyonunun arkasına gizlenmiş ... adam veriyor , veriştiriyor buna. ...olay dahil oluyorum. - Size nasıl yardım edebilirim? Adam dönüp yakamdaki kart'a bakıyor "Servis Delegesi" ...belli ki yetkiliyim. - Bu arkadaş (parmağı ile bizim parçacıyı işaret ediyor) benimle resmen dalga geçiyor! Bizim yedek parçacı bir şeyler söyleyecek ama elimi sallayıp onu susturuyorum, inatlaşmanın gereği yok ki. - Buyrun size çay - kahve ikram edeyim, sorunu bana anlatın ... ben yardımcı olmaya çalışayım. Elemana ve de kendime biraz kave söylüyorum ... adam biraz sakinleşsin diye bekliyor, soruyorum. - Size nasıl yardımcı olabilirim. - Bana parça lazım. - Veririz, sizden mi esirgeyeceğiz. Aracınızın şase numarasını alalım ... stokta varsa hemen teslim ederiz, yoksa da acil getiririz. Adam biraz daha rahatlıyor ... - Parça neydi? - Tavan - Tamam, buluruz ... geçmiş olsun bu arada. Sizde bir şey yok değil mi? Adamın canı hala sıkkın ... - Yok ... diyor, kısaca. Bana yazdırdığı şase numarasını alıp bankoya dönüyorum, eleman kave içerken parça stokta var mı? Hızlıca bakacağım... - Abi ... o araba Cabriolet ... adama bunu söylediğimde direkt arızaya geçti. - Harbiden mi? - Bak ... Bakıyorum ... bizim parçacı zaten şase numarasını alıp araç dökümünü açmış ... ulan! araba harbiden cabriolet be. Adamın yanına geri dönüyorum. - Biraz kafam karıştı ... siz Hard Top'mu istiyorsunuz? (bez tavanın üzerine takılan alüminyum koruyucu kaplama) - Yok ... tavan istiyorum - Tente mi yani? - Yok ... komple tavan. Dayanamıyorum ... - Ne oldu ki tavanınıza - Kaybettim... ..............................................dumur! Adam kave'sini içiyor, üsteliyorum. - Sorunu doğru anlama ve buna göre çare bulma adına üsteliyorum ... tavanınıza ne oldu? - Kaybettim işte... - Şunu bana tam anlatsanıza Allah aşkına....!   Olay şu ... abi Almancı, TüV tarihi yaklaşmış bir 320i Cabriolet araç almış kendine. Manitayla birlikte tatile gelmişler ... Edirne'den geçmişler, hava güzel ... bizim eleman tavanı açayım demiş. Demiş ama BMW'de tavan öyle kolay açılmaz. Sağ ve sol güneşliklerin yanında iki küçük kolçak var, önce onları "açık" konuma getireceksin, sonra dikiz aynasının arkasında kocaman bir levye var, onu çekip aşağı indirecek ve çevirip kaldıracak, yani A sütunu üzerindeki kilitleri serbest bırakacaksın. Sonra da el freninin yanındaki tavan düğmesine basacaksın ki tente katlansın ve bagaja girsin.   Adam'da aynen böyle yapmış ... ama ufak bir noktayı atlamış.   Araç otobanda, sol şeritte ... eleman bunu yaparken 120 - 130 ile gidiyor ...    O tavan 30-35km/h de açılması için yapılmış, hadi de ki toleransı var ... 50km/h.  Bizim eleman 130 ile giderken tavan düğmesine basınca -BAM- etmiş önce, sonra arabanın ön tarafı savrulmuş ve kocaman bir GÜM ile tavan ... yani tente, makina, spiraller vs. kopup gitmiş.   Hani savaş uçaklarında Jettison tahliye (roket koltuğu) vardır ya ... o hesap uçmuş, gitmiş tavan.   Yani eleman "kaybettim" derken sallamıyormuş, harbiden kaybetmiş be! - Kopan tavan nerede? - Yolun sağına çektim ama arkadan gelen kamyon ezmiş onu, parça parça etmiş ... bir ton'da küfür yedim (kamyoncudan) doğrudan buraya geldim.   Tente, tavan, spiraller, motor .... OoOoOoO ... deli para tutuyor, bizim parçacının hesabına şöyle bir baktım. Yahu o parçalar (zaten stokta yok) Alman plakalı 320iC'nin oradaki (Almanya) bedelinden fazla tutar.  ... Elemana bunu söyledim, adamın yüzü daha da düştü tabi. - Ama sizi çaresiz bırakmak olmaz ... gelin size bir branda verelim, arabayı park edip gittiğinizde brandayı çekersiniz üzerine. Almanya'ya döndüğünüzde de ya satarsınız arabayı, ya da hurdacından çıkma tavan bulursunuz.   ... ne yapsın adamcağız? Kimseye kızamaz ki (kendisinden başka) tavandaki kilitlerin üzerinde kocaman etiket var ... "35km/h'den yüksek süratte açmayın" diye Sarı/Turuncu yazıyor kocaman (el kitabında da) ...aldı brandayı ... gitti.   Yaa ... adam tavanını resmen "kaybetmiş" işte ... olmaz demeyin, oluyor  

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Pazar Okulu

Fazlası ile velet olduğum ve Galata'da beraber koşturup azıttığım güruh'un etkisi ile telaffuzum bozulduğu gerekçesi ile Pazar okulu'na gitmeme karar verildiğinde 10-11 yaşında falanım. Olay ben sokakta "Muerté" diye bağırıp korsancılık oynarken kopmuş, tabi ben bunu uzun zaman sonra öğrendim ... o ayrı. Ailem genelde Sefayat'ların kullandığı Ladino " https://en.wikipedia.org/wiki/Judaeo-Spanish " diline doğru kaymaya başladığımı görünce müdahale etmek istemiş ... müdahale de Pazar okulu. (bkn. hay bin kunduz!) Ya ne işim var benim okulda? Zaten bütün kış okuldayım falan dediysem de ... nafile!  Pazar okulu dediğime bakmayın ... Pazar sabah, Çarşamba akşam ve Cuma akşam olmak üzere üç kere gidiliyor okula ,yani resmen kabus beee ... her bir kur en az 2,2.5 saat ediyor .. yani tam bi ızdırap. Ya yapmayın ya etmeyin ... ıhhh ... dediğim dedik.... yok arkadaş, yırtamıyorum.  Muerté be! Mille Muerté!! gidip bi fıçı Aqua de Lişiya (Çamaşır Suyu) içsem yeridir ...  ee? Dios Mio! ... Nereye gidicem? Cevap St.Maria!!!  Lan! Onlar Katolik be ... neden Alman Kilisesine takılmıyorum?  Neymiş efendim Alman Kilisesindeki reverant'a (vaiz) bizimkiler -ayar- oluyormuş ... eee? Siz reverant'a ayar oluyorsunuz diye ben neden Katolik kilisesine gidiyorum ki? Yok mu yakında bi Protestan kilisesi? ...yokmuş. Var mış ama uzakmış, ulaşım dert olurmuş.  ...ohh be! Millet evde fosur-fosur ederken ben kalkıp Pazar okulunda sürünücem ... adaletini s******m dünya! Ne kadar cırlasam da hemen o çarşamba aynen götürülüyorum, arada bacağıma kramp giriyor ... karnım ağrıyor ama annem kulağıma bir yapışıyor ki ... oy, oyyy. Biber gibi yanan ve Mr.Spock modeli kulağımla ( bkn.Über mutsuz ) St.Maria'ya adım atıyor, kulağımı annemden alan Rahibe ile birlikte sınıfa "tıpalanıyor" ve iki kocaman saat boyu monoton ses ile teslis ( Testis değil, iyi biliyorum çünkü testis/teslis dil sürmesi nedeni ile fena pataklanmıştım ) doktiririnini dinliyorum. Daha doğrusu bir süre sonra uykuya dalıyor ve ağzımın kenarından salya akıtarak resmen kendimden geçiyorum. ...ya hacı bunlar bozuyor beni bea!!! St.Maria Draperis ufacık ve bakımlı bir kilise, gene de mekan bana ağırlıklar bastırıyor ... daha eşikten geçip merdivenlerden avluya inerken ruhum daralıyor. Ya sev-mi-yo-rum kardeşim ... sevmiyorum işte.  ( bkn.sallayan yok ) Rahip Paolo benim gibi kıçını başını oynatan veletlerin kafalarına patlatıyor şaplağı, Rahibeler desen ... onların bir tek döner-uçar tekme atmadıkları eksik ... yahu dayak arsızı olucam ya da beyin sarsıntısı geçirip çişimi tutamaz hale gelicem ... o derece yani. ...nefret ediyorum Pazar Okulundan. Mahallede piç takımı ile azmak varken neden günlerimi St.Maria'da geçiriyorum ki? Sonra beklediğim an geliyor ... Bakire Meryem ve Kutsal doğum geyiği açılıyor. - Ne yani? Onca yıllık evliliklerinde Yusuf bir gün bile Meryem'e elini sürmemiş mi? .......falan-filan - Hiç mi dokunmamış? .......falan-filan - Yani İsa Yusuf'un çocuğu değil ... .......falan-filan - Eee! 4 kardeş deniyor, diğer kardeşler kimden peki? .......falan-filan - Hepsi mi piç? Harbiden mi? İşte olay bu noktada kopuyor ... İsa'ya "piç" demesem belki medeni sınırlar içinde kalacağız ama piç söyleminin son "ç" harfini telaffuz ederken linç ediliyorum ... "!Cabrona" bu hijo de puta'ların elleri de harbiden ağır be kardeşim. Beni resmen E.T formuna sokana kadar hırpalayıp hademe ile eve gönderiyorlar. Bir de not yazılmış ... not anneme veriliyor ( benden arta kalanlar ile birlikte ) ve Pazar okulu serüvenim resmen sona eriyor.  Notta -terbiyesiz- ve -uyumsuz- olduğum için istenmediğim yazılmış, bu cono'lar ellerinden gelse beni afaroz edecek ... ne dedim ki? Yani bunca sinir neden? - Ne oldu be?  ..babam daralmış ( annem ona notu gösterince ) - İsa piç mi diye sordum? O chinga du madré takımı da beni dövdü be! - Neden öyle dedin ki? Ayıp ama ... - Babası belli değilmiş ... ya ne diyecektim? Mariquita işte...   ...babam gülmesini zor engelliyor, annem hala gergin. Ben mi? Kızgınım abicim ... alt tarafı "piç" dedim ya, bu laf için el kadar çocuk pataklanır mı? Hayallerimde hızlıca büyümek ve St.Maria ruhani ekibini ağlatana kadar eskitmek var ( bkn.türk filmlerinden etkilenmek )  - Gel sana anlatayım o mevzuyu, ama bir daha İsa'ya piç demek yok ... tamam mı? - !Si ...bi şaplak daha yiyiyorum kafamın arkasına. Annem hala kızgın ... - Türkçe konuş -mierda- diyor. Gülmeye başlıyoruz, annem önce kaşlarını çatıyor ... sonra o da bize katılıyor. - Galata'dan taşınmamız lazım, hepimizin dili bozuldu yahu ...    

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Bir teslimat anısı ...

...geçmiş zaman. Borusan Oto'da çalışıyorum.  Bir gün odamda oturmuş kaliteli zaman geçirirken (bkn.tatak çıkarmak) telefonum çaldı.  - Ne var? (kibar şekilde telefona cevap vermek) - Gel ... gel ... bunu görmen lazım. BMW'nin bir kısmı -Individual- kapsamında (Individual : Standartlar dışında aracı kafana göre imal ettirmek) Pre-Order (yani Sipariş Et - Bekle) geliyor. Yanlız individual sipariş verirken acaip - über dikkat etmek lazım, yanlış yaparsan kötü kaçıyor ... arka parka gidiyorum ve beni çağıran teslimat ekibi ile buluşuyorum. Hepsi bir 5"kasanın başında toplanmış. - Arabaya bak be! ...bakıyorum ... obareyyy Nasıl anlatılır ki? Araç opak kırmızı, içi de kırmızı ama ... yani tavan döşemesi kırmızı, ön göğüs kırmızı deri, 8 yöne ayarlı ısıtmalı-soğutmalı-dana derisi koltuklar kırmızı, velür taban halısı kırmızı .. ulan göstergelerinin içi bile kırmızı be. Arabaya fil sokmuşsun, sonra da fili uçaksavar ile vurmuşsun ... hayvan arabanın içinde patlamış sanki ...  - Eee? Nasıl oluyor bu ya? - Yanlış sipariş - Aha ... s****k - Pish s****k valla Çok geçmeden Gen.Müdürümüze kadar ulaşıyor haber. Müşerref hanım önce arızaya geçiyor, sonra da talimat veriyor.  - Bunu hemen satın, kim satarsa ona bonus vericem. ...bilin bakalım arabayı kim satıyor? O sıralar Aksaray esnafı Rus Bavul Ticaretin fena para kaldırıyor. Benim eleman da işe bavul ile başlamış ama çıtayı yukarı çıkarmış. Sermaye eksiği olan rus turistleri kendi pavyonunda çalıştırıyor. Eleman geliyor, bunun mekanda ...işte bir-iki ay çalışıyor, kazandığı para ile alış-veriş yapıyor ve rusya'ya geri dönüyor. Yani kazancını ikiye, üçe katlıyor. Tabi bu işte esas kazanç benim müşterinin ... sonuçta pavyon onun, sermayenin alış-veriş yaptığı dükkan da onun. Abi parayı bulmuş, harcayacak yer arıyor. Ben bunu yakalar ve bırakırmıyım? Aldım elemanı, götürdüm oto-park'a ... kırmızı 5" o kadar iğrenç ki showroom'a koymamışız. Görenin midesi bulanıyor, derinlik algısı bozuluyor. Gösterdim arabayı, ekipman falan on numara aslında ... milimetrik jantlar, über koltuklar, all leather kaplama, Bosé müzik sistemi ... yok oğlu yok yani. Eleman derin bir nefes alıp demez mi... - Aşık oldum lan buna, hem de özel imalat ... dünyada eşi yok ... di mi? Aklımdan "kim alır bu kadar iğrencini? Tabi ki eşi yok!" düşüncesi geçse de ... - Plaka bile takman lazım değil, öyle kupon .. öyle tek bu araba.  ...diyorum (bkn.yalan değil ki) Hemen orada, arabanın başında hızlıca bir pazarlık yapıyoruz. İçeri dönüp kimlik kopyasını falan alıyorum, satış fişini düzenleyip imzalatıyorum ve günlük çek alıp hesabı kapatıyorum. Azıcık indirim yapmış, neredeyse arabayı liste fiyatına vermişim. - Ne zaman geleyim? Hızlı bir hesap yapıyorum kafamda - C.tesi gel, teslim edeyim. Eleman gidiyor, ben de satış fişini Müşerref hanıma gösterip havamı attıktan sonra muhasebeye geçiyorum. İşlemleri ilerliyor, plaka çıkıyor, araç PDI'dan geçiyor, temizleniyor ve teslimat bölümüne alınıyor. Her şey yolunda ... Cumartesi bizim eleman geliyor ... üzerine ...nasıl anlatsam? Parlak yeşil / kırmızı ve plastikten bir eşofman giymiş ... ayağında ise sivri burunlu kösele ayakkabılar. Yanında bir hatun ... o da aynı renk ve malzemeden eşofman giymiş, hatunun ayağında (eşofmanın altında) öküz gibi topuklu ayakkabılar, saç - baş yapılı, ağır makyaj falan. Bunlara bakarken gözlerim kamaştı, nefesim kesildi desem bana inanın. - Hazırmıyız? Hazırız tabi ... hatta alın gidin arabayı ... hem de bir an önce.  Hep beraber geçtik teslimata, açtım arabayı ... elemanı şoför koltuğuna davet ettim, hatunu da yan koltuğuna oturttum. Ben de başladım açık camdan kontrolleri anlatmaya, elemanın koltuğunu ayarlamaya ... koltuk hafızası ile falan uğraşmaya. Kadın tam o sırada demez mi ... - Ya XYZ bu araba ne kadar b***nmış, kıpkırmızı lan. (kıkırdar) basurlu g*t gibi ... Eleman hiç bir ön hazırlık yapmadan sağ yumruğunu hatuna geçirmez mi ... güm - güm ... iki kere ses geldi hatundan. İlk ses bizim eleman ona yumruk atınca, ikinci güm ise kafasını kapalı kapı camına çakınca.  Dondum kaldım tabi ... ne desem ki? ne yapsam? - Yani bir kere hafızaya aldığımda koltuk ayarını değiştirmiş olsam da aynı şekle geri dönüyor di mi? Hatunun burnu kanıyor ufaktan, ağlıyor da ... eleman hiç bir şey olmamış havasında ama benim araba anlatacak halim kalmamış ki... çağırdım teslimatçıları, gidip indirdim hatunu, teslimat bölümündeki kadınlar tuvaletine götürdüm. Kan ve göz yaşı ile karışık akan rimeller felan (ya da ismi neyse) kadıncağızın yüzü post-modern sanat eseri gibi olmuş. Bekledim kapıda, bir süre sonra makyajını silmiş, burnuna da tuvalet kağıdı tıkmış olarak çıktı dışarı. Bizim oğlanlar teslimatı bitirmiş imzaları alıyor olduğundan sessizce beklemek dışında bir işim yok ... yani bir köşeye geçip oturabilirim. Öyle de yaptım ... yaptım ama elemana kızgınım. Yani kadın dövmek olacak iş değil, bunu benim önümde yapmak bana fazlası ile ters, şiddet eylemini Borusan'da yapmak ise iki defa ters.  Anlayacağınız epey bir gerginim. Eleman para vermeye kalkınca o kafa ile engelledim tabi. - Aracınızı iyi günlerde kullanın ama bu tür hareketleri hoş karşılamıyoruz ... bahşiş de almıyoruz. - Beğenmediniz mi? (biliyorum parayı kastetmiyor...) - Hayır, beğenmedim ... hem de hiç beğenmedim. (o zamanlar daha müşteri memnuniyeti keşfedilmemiş)  Aramızda kavga çıktı, çıkacak ... hatun araya girmez mi... - Aman boş ver XYZ, uyma elin itine ...hadi gidelim "İt" ?!?!?!? ....bunlar çektirip gitsin diye kapıları açtık, eleman ve kan kırmızısı 5" çektirdi gitti. Ben hala bana "it" denmiş olmasının şoku içinde cık-cıklayarak odama döndüm ... masamda bir not. "Aferin" ...notun altında da Malta Adası ile ilgili broşürler.  Müşerref hanım sözünü tutmuş, bir haftalık Malta seyahati (iki kişilik) hediye etmiş. Moralim anında düzeldi tabi ... otomotiv hayatım boyunca yaptığım en kötü teslimatı unutmayacak olsam da yalan yok ... kocaman bir sırıtış suratımın ortasına park etti.  

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Çok pish kürek çekerim

Spor yapmam lazım ... etrafımdaki neredeyse her insan evladı bir şeyler ile uğraşıyor ben ise göbekten pamuk çıkartma seviyesinde takılıp kalmışım. Spor yapıcam ama ne? Masa Tenisi? ...denendi ... sonuç rezalet! Fullsize tenis? cıK ... futbol'dan hiç hazzetmem, peki basketbol ... yok kardeşim, yok. El/Göz koordinasyonum o kadar kötü ki benim için özel -eksi- seviye açmaları gerekiyor. (bkn.çukur) eee? Yelken? Denizi severim, yelken olur mu? ...Olmazmış ... eğitime optimist ile başlamak lazım, ben üzerine çıkınca tekne batma seviyesine geliyor. Paraşüt ile atlasam? ...olmaz ... kilo sınırına yakalanıyorum, beni taşıyacak freefall paraşüt yok ...hatta "Seni T1 malzeme paraşütü ile atarız!" geyiği felan yapılıyor. (bkn.türk hava kurumunda kavga çıkarıp güvenlik tarafınca tartaklanmanın dayanılmaz hafifliği)  eee? ne b*k yiyicem ben be? Koşu sıkıcı, zaten 110kg+ adama göre değil, bisiklet desen pişik ve selenin kıçı zedeleme sıkıntısı var ... atıcılık desen, miyobum be! ...curling, buz hokeyi falan o zamanlar moda değil (hoş hala da değil...) amerikan futbolu oynayayım, vücut yapım D-Band (defans/savunma hattı) uygun ama T.C'de Amerikan Futbolu ya da Rugby oynayan yok ki. Nasıl olcek bu iş? Su topunu denedim ... sıkıcı ... kule atlamayı denedim, bir mavi balina kadar zarifim (4,5metrelik ilk platforma kadar su çıkarttım) yani tam bir HaSSSS! durumu... Sonra sporumu buldum, hem de tesadüfen. Klüpte gırgırına bench press basarken gözüme kürek çekme aleti ile debelenen veletler takılıyor. Kıçlarından ter damlıyor ama epey de eğleniyorlar ... gidip biraz seyrediyorum onları. "İş mi bu be? Yerim lan sizi!" diyorum ... "Ye de görelim!" cevabı geliyor ...  2km'lik (yarış standartı) menzile ayarlıyoruz ve başlıyor abanmaya ... zaman tutuluyor, kim bayrağı önce düşürürse (yani 2km'ye ulaşırsa...) o kazanacak.  çtoNK! ilk denemede kırıyorum boynunu ... "Bir kere daha ... bu defa 5km" ... "Eyvallah" diyorum ...sonuç gene aynı. Üst üste üç kere yarışıyoruz ( 2 - 5 - 2km) sonuç 3-0 ...ellerim su topluyor, omuzlarım ve baldırlarım adeta yanıyor ama ne gam! Zafer benim. "Gelip takılsana bizimle, hocalar görsün seni..." diyorlar ... neden olmasın? İki - üç gün sonra dereağzına gidip şahsımı gösteriyorum elemanlara ... "Bildiğin hayvan işte, çift kürek becerisi yok (solak) ama dıştan takma motor gibi ... koy tekneye gitsin." yorumu ile Genç-B'ye yedek olarak alınıyorum. Kabiliyet sıfır, çift el sıfır, yakalama idare eder, çekiş oha hayvan, kürek sonu iyi ve öne geliş fena değil ... dayanıklılık mükemmel notu ile doğal olarak sekiz tek'e ön sırada (yani ilk suyu yaran) oturmaya başlıyorum. Kafa çalıştırmam,taktik üretmem falan gerekmiyor, yapmam gereken tek şey küreği sağlamca tutup dümenciyi dinlemek ... tam bana göre yani.   Bir yıl kadar sonra Genç-A'ya çıkıyorum ... Fenerbahçe kürek'in gelene - gidene yapıştırdığı günler (hoş hala da öyle ya...) spor yapmak gerçekten iyi geliyor. Resmen kafam boşalıyor ... ders çalışmadığım ve uyumadığım her boş dakikamı antreman yaparak geçiriyorum desem yeridir. Kabataş Erkek'in olanakları gelişkin, klüpten yazı ve lisans götürünce okul yarış günlerinde -çıkış- yapmama izin veriyor (daimi yatılıyım) bunun ötesinde gündüz/gece istediğim zaman salonları ve spor ekipmanını kullanabiliyorum. Hiç bir zaman "Büyükler" kategorisine çıkamayacağımı biliyorum. Lise bitip üni. başladığında okul+kürek'i bir arada götürmem mümkün olmayacak (maddi ve zamansal sorunlardan ötürü) ama bu o gün gelene kadar kürek çekmeme mani değil. 81" yarışları (Sapanca) aynı zamanda benim için bir "Son" devam edersem bir üst kategoriye (Büyük-B) geçmem lazım ama bunun ötesinde üni.var. Burslu olarak Yüksek Denizcilik'te okuyacağım ve onların Kabataş gibi sporcu öğrenciyi destekleme programları falan yok. Anlayacağınız sapanca'ya giderken ruh halim "şu son kupayı'da alalım, onurlu bir şekilde emekli olayım" şeklinde. 77 yılından beri süren FB monopolisi var ... bizim takım kesintisiz olarak her yıl kupa'yı "lüp" ediyor. Yani Sapanca'ya giderken sadece ben değil, bütün takım -gazlı- ...bela biz malzemeyi kayıkhaneye indirirken "Selamınaleyküm!" diyor.  Bela'nın ismi GS ... bir önceki yıl Bulgaristan'da gerildiğimiz veled-ül-zina'lar kendi malzemelerini indirip yığıyor. Bulgaristan'da neden kavga çıkmıştı ki? Hatırlamıyorum ... onların da hatırladığını sanmıyorum. Ama GS takımından hazzetmiyoruz ve bu hislerimiz karşılıklı (bkn.onlar da bize boş değil) ismini şu an hatırlamıyorum ama GS'ın üç numarası şaşı bir velet var ... ona özellikle uyuzum. Oğlan bir yandan işini yaparken diğer yandan bize bakıp pish-pish sırıtıyor. Anlayacağınız ayar ve kendi kendine gaz verme modundayım (bkn.saf salaklık) dayanamayıp soruyorum. "Niye sırıtıyorsun muhterem valdesinin ellerinden hürmetle öptüğümün çocuğu?" ...ve kavga çıkıyor. Genel bir kavga çıkar FB vs. GS meydan savaşı başlar diye düşünüyorum ama öyle olmuyor, biz one-o-one takılıyoruz. Herkes etrafımıza toplanıyor, hatta tezahürat yapıyor ama ne kavgaya karışıyorlar, ne de bizi ayırıyorlar. Debeleniyor, birbirimizi yumrukluyor, yuvarlanıyor ... düşüp kalkıyoruz. Kavgamız kayıkhanede başlayıp dışarı çıkıyor, göl kıyısına gidip oradan ilerideki çay bahçesine doğru uzanıyor, sonra otoparkın dış sınırından dolaşıp klüp otobüsünün yanında kavga ediyoruz. Her tarafım ağrıyor, yorgunum ve de artık kavga etmek istemiyorum ... istemiyorum da bu kavga nasıl bitecek? Şaşı oğlan sağlam çıkmazmı? ... eleman yıkılmıyor bir türlü ... ya ben? yüzümün, gözümün şiştiğini hissediyorum ama bnim de yıkılmaya niyetim yok. Kavga ederken bir yandan etrafıma bakınıyorum, sonra gözüm bizim büyükler antrenörüne takılıyor. Herif milletle birlikte dikilmiş bizim kavgayı seyrediyor. Şaşı'yı tutup kalan son güç kırıntısı ile pulluk gibi sürerek bulgar hoca'ya doğru götürüyor ve bir kere daha itiyorum.  Antrenör, şaşı velet ve ben tam bir 3some edası ile yığılıyoruz çimenlere. Herif küfredip bizi itip kakıyor, birileri koşturup onu kaldırıyor ve aramıza giriyor (bkn.Allaha şükür) son darbeyi indirmem lazım ama değil kavga etmek, elimi kaldıracak halim kalmamış ... bari tüküreyim! diye geçiriyorum aklımdan ve ağzıma dolan kan/tükürük karışımını gez-göz-arpacık yaparak şaşı'ya sallıyorum. ...ama olmuyor. Onun yerine menzile giren federasyon görevlisinin kasıklarına garip bir desen çizip herifin pantalonunu berbat ediyorum. "Kaldırın, götürün bu serserileri!" diye bağırıyor birileri. Koluma girip benden artanları otobüse taşıyorlar ... otele nasıl gidiyoruz? Odaya nasıl çıktık? ...resmen hatırlamıyorum. O derece dayak yemişim yani. Dediklerine göre bütün gece inlemişim ... sabah kalktığımda her tarafım çürük içinde, kafam neredeyse 2x büyümüş ... ağrımayan ne bir kemiğim var, ne de kasım. Zar-zor eşofman çekip kahvaltıya iniyorum. Aaaa! Şaşı'da orada, meğer aynı otelde kalıyormuşuz. Yanına gidiyorum, arkadaşları ayağa kalkıyor ... Lan! Kavga edecek halim var mı be? Zaten dağılmışım. Eleman kafasını iyice geriye atarak bana bakıyor, gözleri şişmiş ... öyle ki göz göze gelemiyoruz. "Köpek enciğine dönmüşsün!" diyorum, sırıtıp cevap veriyor "Kafan öküz kadar olmuş!" ... eh, haklı valla! Başımı sallayıp bizimkilerin yanına gidiyor ve kahvaltı sırasına giriyorum. Yumuşak şeyler koyuyorum tabağıma, dişlerim ve çenem ağrıyor ... eşşo******su sağlam vurmuş valla, ağzımı zor açıyorum, ne dövmüş beni be! Bisküvi'yi çay'da yumuşatıp ağzıma atarken şaşı ile göz göze geliyoruz. O da kaşıkla ağzına bal sokma derdinde ... birbirimize gülüyoruz ... sonra vaz geçiyorum, gülünce ağzım ağrıyor. ...elemanın eli amma ağırmış yahu! diye geçiriyorum aklımdan.   

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

 

Beyoğlu Akşamı

Tarlabaşından topuklayıp sağa dalıyor ve köşe başındaki metruk binanın kapı ağzına sotalanmış çingene ablaları şık bir bel hareketi ile atlatıyorum, sattıkları hapların aynı zamanda tüketicisi olan bu güruh ile uğraşacak halim yok ... dar sokağı geçip nevizade'nin girişine sırtımı dönerek binalar arasındaki geçide atıyorum kendimi.  ... tayfa Sinepop'un köşesinde takılıyor. Berber'e selam sallayıp geçiyorum. Arkamdan sesleniyor ... - Gel de bi ustura atayım kafana. - Karnım aç, dönüşte uğrarım ... söz. Dövmecinin BlackSea Tatoo yazan tabelasının altından geçip Yunus'a sesleniyorum... - Yemeğe gidelim mi? Yunus oğlanın birinin yan tarafına tribal yapıyor. Gözlerini kısıp işin akışına bakıyor ve başını sallıyor. - Yarım saat... - Taam Kapının önüne çıkıp bir cigara yakıyorum, Yunus dükkanın kokmasına uyuz oluyor, o yüzden içeride cigara içmiyoruz. Kapı ağzına iki kız katalogtan desen bakıyor, yunus'un çömezi de "ben bu b***an anlarım havasında onlara mevzuyu açıklıyor.  - Bira isteyen var mı? İstiyorlarmış, Son Durak'a (Bar) dalıp üç tane Efes Dark kapıyorum. Kapı ağzındaki güruh "Sinemaya gidelim mi?" havasında ... ne sineması be? Hiç gidip karanlık bir salonda saatlerce oturasım yok valla.  - Siz uzayın abi, zaten karnım aç. Bira leşini çöp tenekesine atıp bacaklarımı biraz açmak için Emek'e doğru yürüyor, köşe başında dikilip akan kalabalığa bakıyorum. Çok geçmeden Yunus dikiliyor tepemde. - Nereye gidelim? - Üçüncü? - Olur. Caddeye çıkıp az ilerledikten sonra ara sokağa dalıp ilk sağa giriyor ve üçüncü mevki'nin eşiğini aşıyoruz. Boş masa'ya oturup menü'ye bakıyorum ... menü her zamanki gibi A4 kağıda elle yazılmış ve poşet dosyaya konmuş. - Ben meksika patatesi ve pilav takılıcam ... sen? - Aynen, ama sütlaç'ta isterim. Masadaki kağıt parçasına siparişi yazıp merdivenlerden aşağıya, mutfağa iniyorum. - İki meksika, iki pilav, bir de sütlaç. - İçecek? - Kola - Tamam Yukarı çıkıp Yunus'un yanına oturuyorum, boynundaki mavi kumtaşı kolye ile oynuyor, Mısır'dan almıştım onu. - Dükkanı ana caddeye taşımak istiyorum ama böyle kocaman bir değişiklik yapmak fikrine de uyuz oluyorum. - Yavaşça taşı o zaman. Yeni dükkanı aç, acele etmeden taşın. Altı ay, bir sene iki tarafı da açık tut, hem müşterilerin alışır .... hem de sen ... sonra da komple yeni dükkana geçersin. Mantıklı fikir, bunu o da biliyor. Başını sallıyor.  - Asansör geldi Kalkıp küçük yemek asansöründen tabaklarımızı alıyoruz. Ekmek dandik, sepeti kapıp aşağı iniyor, biraz taze ekmek kesip geri geliyorum. Kıymalı patates yemeği leziz, baharatın azıcık b*ku çıkmış sanki ama kayıntı güzel abicim.  - Kalkalım mı? Olurmuş ... yeniden mutfağa inip hesabı ödüyorum, Yunus'a başımla "hadi" çekip atıyorum kendimi sokağa. - Akşam Nazan'lara gidelim mi? Nazan ortak arkadaş, reklamcı. - Ne yapıcaz ki? - Monopol oynarız ...ne bileyim ya. Dükkana geri dönerken telefon açıyoruz, dert değilmiş ama yemek falan yapamazmış. Taam diyoruz, gelirken -iğrenç- alırız (bkn.ıslak hamburger) yemek derdi hallolur, taammış, uyarmış. Fight Club'un editör edition'unu almış, kesilmiş sahneler felan da varmış içinde. Monopol fikrinden daha iyi tabi ki ... oKKe diyorum kendi kendime, akşama ne yapıcam derdinden de kurtuldum. Yunus dükkana öner dönmez koltukta onu bekleyen kıza girişiyor. Bende kendimi berbere atıyorum. Saç - Sakal ustura ve sıcak havlu ile kompres. Bir saat kadar sonra bilardo topu kadar parlak ve pürüzsüz olarak son durak'ta bir masaya konuyorum. Mekan dolu o yüzden masamı mahallenin torbacısı Engin ile paylaşıyorum. - İşler nasıl gidiyo? Omzunu silkiyor, Engin'in işi polis onu paketlemeye karar vermezse asla kötü gitmez ki ... arada kalkıp kaş - göz ederek müşterilerini aşağı sokaktaki yangın yerinden bozma otopark'a çağırıp hızlı bir al-ver çekiyor, sonra da masaya ... birasına geri dönüyor.  - Yurtdışında da böyle mi bizim işler? Bir an düşünüp başımı sallayorum. - Aşağı yukarı .. evet.  - Yani atlayıp bir yere gitsem yabancılık çekmem - Yok, çekmezsin ... hayırdır? Dünya'ya mı açılıyorsun? Sırıtıyor - Franchaise veririm belki ... Bunu nereden öğrendiği konusunu hiç açmıyorum bile ...  caddede insan nehri akıyor ama bir arka sokakta yaşam çok farklı. Etrafı kentin karmaşası ile çevrili bir adada gibiyiz ...durum az ötede süren şehir karmaşası ile o kadar alakasız, kopuk.  Kepenk sesi geliyor, bakıyorum Yunus dükkanı kapatıyor. - Sekelim mi? - Taam. - Ben kaçar, kolay gelsin sana ... diyorum ailemizin torbacısına - Eyvallah. Dar sokağı aşıp caddenin kıyısında duraklıyoruz. İçimden denize atlar gibi nefesimi tutmak geliyor, ama sonra vaz geçiyorum. - Hadi abi - Tekel'e de uğramayı unutmayalım. Bir adım atıyor ve kalabalığa karışıyoruz ... Dükkanlar ve ofisler kapanırken Beyoğlu ufaktan -gece- moduna geçiyor. Takım elbiseliler çekilirken onların boşluğunu seyyarlar, berduşlar, nohut pilavcılar, polisler, taksiciler, dönmeler, kevaşeler, pezo'lar, köyden yeni gelmiş andavallar, varoştan kopmuş elemanlar, bela arayanlar, eğlence kovalayanlar, one-night-stand tayfası ve gösteririm ama vermem diyen plaza sürpüntüsü, gündüz fotokopi makinesi tamir eden klavyeci ve daha yeni uyanmış dümbelekçi ... pavyonda işbaşı yapmaya giden kons. abla ve onun sabaha kadar bakıcıda kalacak veledi dolduruyor. Güneş geri gelip aksini söyleyene ve çöpçüler etrafa girişene kadar ortam bin türlü musibet ve onyüzbinmilyon tür insan evladı ile dolup taşacak. Yunus'a sesleniyorum. - Seviyorum lan bu ortamı Sırıtıyor - Sevilmese çekilmez ki... Haklı ... sevilmese çekilmez ki ... 

Kaan Yagizer

Kaan Yagizer

Focus Club Türkiye

Bu sitenin işleticisi, bu sitede yer alan bilgi, yazı ve makalelerin doğrudan veya dolaylı olarak kullanılmasından dolayı oluşacak zararlardan sorumlu tutulamaz. Kaynak gösterme kuralına uymak şartıyla, bu sitede yer alan yazı ve makalelerin belirli bir kısmına atıf yapılmasına, link verilmesine izin verilmektedir. Kaynak (canlı link) gösterilmeden yapılan alıntılara ise izin verilmemektedir. Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir.
×

Önemli Bilgi

Bu siteyi kullanarak, forum Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.