Tevfik tarafından yazılan her şey
-
Şu an ne dinliyorsunuz... ?
- Şu an ne dinliyorsunuz... ?
- Günün Şarkısı
- Günün şiiri....
Derler Derler.. Üzülüyorsun, takma diyorlar. Kızıyorsun, değmez diyorlar. Boşveriyorsun; gamsız diyorlar. Susuyorsun, iki çift laf et diyorlar. Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar. Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar. Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar. Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar. Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar. Dikine gidiyorsun, yaşına başına yakışmaz diyorlar. Ölünce ne diyecekler? Muhtemelen; Ölüm sana yakışmadı. Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler.. Müşfik Kenter- Derin Çizikler
Şimdiki doktorlar değil ama geçmişteki doktorlardan nefret ediyordum birnevi kendilerini Zeus sanıyorlardı...ulaşılmaz ve Tanrı rolü oynamayı seviyorlar toplumdaki insanları ise sanki mikrop ve yolunacak kaz gibi görüyorlardı...onun için benimde dövmeyi içimden geçirmediğim bir kaç kişi olmadı desem yalan olur...Ama şimdiki Cem Bey ve etrafımdaki doktor dostlarıma bakınca o kadar hümanist sevecen ve saygılı hayata dönük insanlarki ...hepsi çok özeller..- Derin Çizikler
evlat geçmiş olsunda.....emir çok güzel açıklamış zaten..bence satıcaksanız böle satın hele kaput olunca millet uyuz oluyor..salla kalsın böle olan olmuş...yanlız emir demişki...kaput önceden işlem görmüş varmı öle bişi sizin kaputta...varsa kaskodan halledin gitsin ikide sen çiz..git kaskodan yaptır..ama yoksa emirin göz yanılgısı ise...salla kalsın..- Günün Şarkısı
- Günün Şarkısı
- Bu focus alınır mı?
Helal olsun evlat tek kelime edememiş kimse...vala...- Bu focus alınır mı?
Amin Alperen...arkadaşımın babası bugünde annemin 52 si zaten mevlit şubu onunla ugraşıyorduk....onun dışında üzücü hayat boş işlerle ugrasıyoz...beyaz audi A4 diyom başkada bişi demiyom...- Bu focus alınır mı?
offfffffff hadi kaçtım ben cenazeye gidiyom...ölümde varrrrrrrrrrrrrrrrrrr arkadaşlar...Allah sizlere uzun ömür versin.............bu arada......ölmüşlerinizinde ALLAH mekanlarını cennet eylesinnnnnnnn..herkesten şimdi bir el fatiha okumasını istiyorum allah kabul etsin dualarınızı...behlül kaçar....- Günün Sözü
Thomas bana hiç komaz....- Bu focus alınır mı?
tamam da alperen...donanım farkını nerede bıraktın sen şimdi...birde fiyatı biri 50 biri 40 yani bunlarıda dile getireceksiniz kaldıki euronacptan 5 yıldızlı cruze...- Bu focus alınır mı?
Aman Doktorum civanım ya...alamaz olurmusun aşkolsun...sen hepsinden daha iyi şeylere layıksın ..hiç öle düşünmedimde...yinede sana katlılyıorum bekle ozaman ya...biraz daha eylülü suyu buyu bide yaz geldi fiyatlar yükselir..şimdi..- Bu focus alınır mı?
konu nedense hiç anlaşılamadı...neyse...kim ne alırsa alsın mutlu olacağı diyelim olsun bitsin....- Bu focus alınır mı?
iyide emir sen konudan epeyyyyyyyy bi uzaklaştın..konu şuydu 2011 ikinci el benzinli style galiba araba 40-43 arası dolaşıyormuş...ben dedim o paraya eğer tercihim benzinliyse..style donanım yerine cruze alırım sonuçta tüketimleri cok farketmez...hatta 43.000 e otomatik vitesli full olanını alırım dedim..diğer 2.0 lar falan sonradan sayen de konuya dahil oldu...yani...konu H.Sayın Kösenin alamıyacağı arabalar hakkında ortalığı karıştırması boş yere..- Bu focus alınır mı?
koyun muyuz len biz...salmış malmış..ne biçim konuşuyon...Sayın Köse ne alacağını bilmiyorsa suç bizimmi...fordcu olan oysa gecen hafta corsayla ondan önce vw. le ondan önce..başka bir markayla gidip flört eden benmiyim...bırakacak bunları...boş iş bunlarrr...boşşşşşşşşşş....- Bu focus alınır mı?
oğluma demiştim biri çarpılacak şu 163 ps ye hahahahhaha...demek seni buldu emir ha...çok üzüldmmmmmmm... yako denen zatı muhterem..sayıfn forumdaş demişki benzinli focus alabilirim..bende kendi fikrimi söyledim ...o paraya full cruze alırm ne var oda benzinli buda..biri sytle biri full alla alla..hemdeo otomatik benzinli hahahahhaa..zoruna mı gitti demek emir cok pis kodu ha..vala çok merak ediyom..acıdım sana...- Bu focus alınır mı?
ben o paraya chevrolet cruze alırım ya hb ya sedan...- hayatın süprizleri....
Hayat notları: Ne çok uzak Bir zamanlar, "Beni gerçekten tanısaydın, yine de sever miydin?" diye sormuştu ABD'li psikolog Eugene Kennedy, minnacık bir kitabında. Ne ilginç, her insanın, kendisine ait 'buğulu karanlık kilerinden' ya da ortalıkta görülmesin diye, 'halının altına süpürülen tozlardan' fışkıran, bir soruydu bu sanki. Her insanın kendisini takip eden gölgesinden, köklerinden gelen bir soru bu. Nedense bu soru hiç değişmiyor, yanıtları da sabitleşiyor sanki. *** Adına 'insan' dediğimiz varlık; özünde ne çok kırılgan, ne çok yalnız, kendisine ne çok yabancı. Kendi özünü yeniden keşfetmekten, inancın ışığıyla yıkanmaktan ne çok uzak. İşte bu nedenle, durmadan kendi egosuyla uğraşan insan tipi öne çıkıyor günümüzde. Egosunun gittikçe büyüyen, aslında kocaman yalnızlığı altında ezilen, üstünü örttüğü karanlıklarıyla bir türlü barışamayan, bazen güç bağımlılığına yakalanan, bazen sevgisizlik hastalığının yatağında, kıvrılarak acı çeken, ama bunun hiç farkında olmayan insan. *** Sürekli 'özsaygı' coğrafyasında, sancılar içinde olan insan. Ah insan; kendi eşsizliğinin, tekliğinin, birliğinin, sınırsızlığının, narinliğinin, güzelliğinin, zekasının, yaratıcılığının hiç farkında olmayan insan. Yüreğinin derinliklerinde taşıdığı yüce bir sevginin, kendi kutsal haritasının, barış duygusunun, şefkatinin, merhamet topraklarında taşıdığı adaletinin, bir zamanlar Kant'ın yer yüzünün en önemli değeri olarak tanımladığı 'vicdanının', hiç farkında olmayan insan. *** Ah insan; başkaları kendisini sevmeyecek diye korkan insan. Bu korkusuyla, aslında gerçek özgürlüğünü tüketen insan. Yaşamı boyunca, ruhunun karanlık noktalarında, onları ışığının altına taşıyamadığı için, kalbinden kopmuş acılı sözcüklerle dans eden insan. Umutsuzluğa kapılan. İşte bu nedenle de Eugene Kennedy'nin sorduğu gibi, sık sık kendi kendisine "Beni gerçekten tanısaydın, yine de sever miydin?" diye soran insan. *** Kendisi ve çevresi hakkında, genellikle iyi şeyler düşünemeyen insan. Ruhunu olumsuzluk okyanuslarının cahil kıyılarında acıtan insan. Belki de hep derin bir kendisine güvensizlik uçurumunun kenarında, kaygı yağmurlarının altında yürüdüğü, sevgi alıp sevgi vermede kimsesizleştiği için, ıssızlıkta kendi insanlığına borçlu kalan insan. Önce kendisini sevemeyen, kötülükte çıkış arayan, eşitler arasındaki duruşu hiç tatmayan, tatmamış insan. Ah çaresize merhamet duyamayan, duymayan insan. *** Narsizmin nehrinde yıkanan, kendisine hayranlık suları altında, kendi egosuna tamamen teslim olmuş, kendisini arıtamayan, arınmayan, ışıktan uzaklaşan insan. Ah insan, uyanıkken aslında uykuda olan. Ah insan, unutup kısırlığa olan mahkumiyetini, başkalarını mahkum eden insan. Ah insan, unutup asırlar önce kulağına fısıldanan "komşunu kendin kadar sev" öğüdünü; komşusunu, ötekini, artık kendisini de hiç sevmediği kadar, sevmeyen insan. Eşitliği sadece sevgisizlikte yaşayan. *** Ah insan, bazen de insan olabilen insan. Kendisini yücelten, güzelleştiren, çoğaltan; ah güzel insan. Ah insan, yaşamın gücü, zarifliği, maddesi olan; kulakları sağırlaşmamış, kalbi körleşmemiş insan. Ah insan, sonsuzlukta iyiliklerle akan, sevgili güzel insan. Sevginin, merhametin, şefkatin, aklın, hikmetin efendisi insan. En iyisi Çetin Altan ustanın dediği gibi; insan hakkında da "enseyi karartmamak" gerekli. Bütün umudumuz, yine insanda çünkü. Hem Edip Cansever'in deyişiyle, gerçekten de: "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka."- Günün Sözü
"Yaşamın tuhaf bir yönü var: Eğer en iyinin dışında herhangi bir şeyi kabul etmezseniz, çoğunlukla elinize geçen, o en iyi oluyor." Somerset Maughan- hayatın süprizleri....
Yürekleriyle Konuşan, Gözleriyle Gülen Kadınlar... Bir kadın tanımak... Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak... Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra' da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı... Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi... Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi... Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ? Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar. Ahmet Altan- hayatın süprizleri....
Zamanı Durdur Eğer bir alıcı çıksaydı, bir şeytan mesela, ne karşılığında satardınız ruhunuzu, ne karşılığında cehennemlerde yanmaya razı olurdunuz? Bir volkan gibi, içi çağıldayan çılgın alevlerle dolu olduğu halde aynı zamanda bir selvi ağacı kadar da huzurlu olan bir aşkı, böyle bir mucizeyi, bir tek gün zerdali çiçeklerinin döküldüğü gizli bir bahçede, bir sevgiliyle yaşamak karşılığında satar mıydınız ruhunuzu? Parlak beyaz duvarları floresan lambalarının sert ışıklarıyla aydınlanmış bir laboratuvarda bir geceyarısı kan çanağına dönmüş gözlerinizle mikroskobunuza bakarken, kanserin çaresini keşfetmek karşılığında atar mıydınız ruhunuzu ateşlere? Bir sabaha karşı, askerlerin dipçiklerle kapıları kırıp evlere girerek insanları taradığı bir darbenin liderliğini yapan, insanları darağaçlarına, zindanlara sürükleyip korkutan, herkesin karşısında titreyerek selam durduğu bir general olma karşılığında vazgeçer miydiniz ruhunuzdan? Bütün dünyanın soluk soluğa seyrettiği bir film çekebilme yeteneğinin size bağışlanması, ruhunuza biçtiğiniz fiyatı karşılar mıydı? Yoksa ruhunuzu hiç bir bedel karşılığında satmaz mısınız, sakin bedeninizin içindeki sakin ruhunuzla, hiçbir değiş tokuşa razı gelmeden mi sürdürmek istersiniz ömrünüzü? Ruhunuzu, hiçbir bedel karşılığında satılmayacak kadar kıymetli mi buluyorsunuz? Yoksa ruhunuzu satmaya razısınız da, korkularınız mı buna engel oluyor? Goethe, kimine göre gelmiş geçmiş en zeki insan, Faust'u 'ruhunu satmak' üzerine yazmıştı. Doktor Faust şeytanla yaptığı pazarlıkta, 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olup, 'zaman dursun' dediğinde ruhunu şeytana satacaktı. Siz, nasıl bir anda 'zaman dursun' derdiniz? Sizi, geriye kalan ömrünüzü aynı anın içinde geçirmeye razı edecek kadar mutlu edebilecek olay nedir? Hayatınızın filmini hangi karede dondurmak isterdiniz? Hangi kareyi dondurmak için ruhunuzu satardınız? Geçmişinizde var mı böyle bir an? Yoksa böyle bir anın sizi gelecekte beklediğini mi hayal ediyorsunuz? Ruhunuzu satmak için şeytanla pazarlık eder miydiniz? Ya şeytan, o kötü melek, sizin ruhunuzu satın alınacak kadar değerli bulur muydu? Ülkenizi, darbeci generallerden korkmayacak kadar güçlü bir ülke yapmak için satar mısınız ruhunuzu, ya da insanların birbirini öldürmediği bir ülke yapmak için? Bir kadınla seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp 'seni seviyorum' dediği anı mı? Doktor Faust 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olmadı hiç, ama şeytan gene de onu oyuna getirip ruhunu aldı. Zamanın durmasını istememizi sağlayacak kadar mutlu olduğumuz anlar var mıdır? En mutlu olduğunuz an bile, 'gelecekte belki daha da mutlu olacağım bir an olur' ümidiyle zamanın akmasını ister miydiniz? Ruhunuzu, sonsuza dek sürecek mutlu bir an karşılığında satar mıydınız? Goethe mi, Faust mu yoksa şeytan mı olmak isterdiniz? Herkesin ruhunu satın alabilecek bir şeytan olma karşılığında satar mıydınız ruhunuzu? Mutluluklar karşılığında ruhumuzu almak için böyle kötü bir melek neden var acaba? Niye mutlulukla kötülük ya da mutlulukla şeytan arasında hep bir ilişiki var gibi? Neden iyilik melekleri bize huzuru, kötülük melekleri mutluluğu sunuyor? Neden huzur ve mutluluk, mutluluk ve iyilik bir araya pek gelmiyor? Neden dalgalı bir okyanustaki yalnız bir deniz feneri gibi, mutluluk, huzursuzluklarla kötülüklerin arasında çakıyor? Neden mutsuzluğa ulaşmak için muhakkak şeytanın pelerinine sürtünmek gerekiyor? Ve neden şeytan bir mutlu an karşılığında hemen ruhumuzu almak istiyor? Neden Tanrı, melekleriyle birlikte şeytanı da gönderdi bize? Şeytanın dokunmadığı bir mutluluk, günahın değmediği bir aşk var mı? Ne karşılığında satarsınız ruhunuzu? Kim olmak ve ne olmak için? Sezar'ın Kleopatra'yla yattığı ilk gece karşılığında mı, Lenin'in Moskova'ya girdiği an karşılığında mı, Arşimed'in 'Evraka' diye bağırdığı an karşılığında mı, Joyce'un 'Ulysses' romanının son satırını da düzeltip kalemini bıraktığı an karşılığında mı, Mark Spitz'in olimpiyatlarda yedinci altınını da boynuna taktığı an karşılığında mı? Yoksa Karındeşen Jack olmak karşılığında mı? Tarihe geçen o ünlü katil gibi hiç yakalanmadan yedi cinayet işleyip yedi insan öldürebilmek karşılığında satar mısınız ruhunuzu? Peki Einstain olmak karşılığında? Ruhunuza biçtiğiniz bedel ne? Mutluluk mu, şöhret mi, başarı mı, yaratabilme yeteneği mi, insanlara ayrdımcı olabilme gücü mü, yakalanmadan cinayet işleme şansı mı? Yoksa para mı istersiniz? Ruhunu milyarlar karşılığında satan, geçmişi günahla dolu o büyük zenginlerden biri olmak karşılığında vazgeçer misiniz ruhunuzdan? Güney Afrika'da Zencileri kırbaçlayarak öldürten bir elmas madeni sahibi, işçilerin üzerine benzin sıktırıp yaktıran bir dolar milyarderi olmak fiyatınızı karşılar mı? Paralarınızla çeşit çeşit hayatlar alırsınız. İnsan hayatları. Küçük oyuncaklar gibi oynarsınız onlarla, isterseniz kırıp atabilirsiniz, isterseniz bir biblo gibi odanızın bir köşesine koyabilirsiniz. Kadınlar için ayrı bedeller de var tabii. Bir kraliçe olmak mı ruhunuzu alabilir, yoksa erdemini hiç kaybetmeyen Roma'nın kutsal orospusu olmak mı? Her gece bir yaveriyle yatıp ertesi sabah yattığı adamı idam ettiren bir imporatoriçe olmak mı yoksa Nobel'i alan ve hayatı laboratuvarlarda geçen bir Madam Curie olmak mı? Yoksa sadece bir evliliğe mi satarsınız ruhunuzu? Güvence mi istersiniz, çılgınlık mı? Kadınlar, ah onlar erkeklerden akıllıdır, güvenceli bir çılgınlık isterler. Şeytanın bile veremeyeceğinin peşindedir onlar. Şeytan da, onun için, onların peşinde. İmkansızı isteyeni kandırmak ister o. Ve şeytan çok şanssızdır, imkansızı isteyeni kandırmak için elinde erkekler gibi beceriksiz aletler vardır. Zaten o yüzden, parayı, mücevheri, şöhreti pazarlığa ekler. Kadınlar kim olmak karşılığında satar ruhunu? Bütün bir ülkeyi ayaklandırıp sonra yağlı kütüklerin üzerinde yakılan Jeanne D'Arc mı, yüzünde hep büyülü bir ışıkla dolaşan Greta Garbo mu, Evita Peron mu? 'Zaman dursun' diyeceğiniz kadar mutlu bir an için satar mısınız ruhunuzu? Şeytanla ne karşılığında pazarlığa oturursunuz? Hiç yalan söylemeden yaşayabilmek mesela. Yoksa söylediğiniz her yalana insanların inanması mı? Korkularınızdan kurtulacağınızı söylese şeytan, verir misiniz ruhunuzu? Bir daha hiç bir şeyden, hiçbir şekilde korkmamak. Ailenizden, sevgililerinizden, dostlarınızdan, düşmanlarınızdan, polislerden, katillerden, hırsızlardan, size doğru yolu göstermek isteyenlerden, size yardım edenlerden, size kızanlardan ve sizi sevenlerden korkmadan yaşayabilmek için vazgeçer misiniz ruhunuzdan? Hiç endişesiz yaşayabilmek, nasıl bir fiyat? Bir ülkeyi ya da bir insanı kurtarmak için satar mısınız ruhunuzu? Goethe, Faust'u neden yazdı acaba? Şeytanla pazarlık fikrini ona kim verdi? Gördüğü insanlar mı? Acaba herkes sürekli şeytanla pazarlık mı ediyor, sürekli satılıyor mu ruhlar, satmayanlar fiyatı beğenmeyenler mi yalnızca, yoksa korkaklar mı ya da çok cesur olanlar mı? Ruhunuzu satar mısınız? Yoksa daha önceden sattınız mı? Nedir fiyatınız? Zerdali ağaçları mı, laboratuvarlar mı, emrinize amade ordular mı, lüks kerhaneler mi, saraylar mı, yazı masaları mı, yaldızlı yataklar mı, yakalanmayan cinayetler mi? Zamanın durmasını isteyeceğiniz kadar mutlu bir an oldu mu hayatınızda? Her mutlu anda şeytanla pazarlık mı var acaba? Tanrı, şeytanı niye yarattı? Goethe niye yazdı Faust'u? Siz ruhunuzu satmaktan mı, yoksa ucuza satmaktan mı pişmansınız? Yoksa hiç satmamaktan mı? Zamanı durdurmak ister misiniz? Yoksa zaman mı sizi durdursun istersiniz? Ahmet Altan- hayatın süprizleri....
Venüs'le Buluşma Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen? Bazen düşünürüm de, kader bana tuhaf huylu bir arabacı gibi gözükür, sanki sizi hangi şehre götüreceğini seyahatin başından belirlemiştir de, şehre vardıktan sonra bazı dönemeçlerde dönüp adresi size sorar. Hangi semtte, hangi sokakta, hangi evde yaşayacağınızı kendiniz belirlersiniz. O dönemeçlerde kararınız ya da kararsızlığınız çizer yolunu. Kararsız kalırsanız eğer, arabacı o dönemeci geçip devam eder yoluna. Acaba hayatımızın kaç dönemecinde kendimiz karar veririz ne yana sapacağımıza ve acaba hayatımızın kaç dönemecinde kararsızlığımız yüzünden bir dönemeci kaçırırız. Ve, o dönemeçlerde kararımızı ya da kararsızlığımızı belirleyen nedir? Geleceğimizin rotasını kararlarımız mı yoksa kararsızlıklarımız mı çizer? Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen? İsteklerimizden daha güçlü nasıl bir duygu var içimizde? Istvan Szabo'nun, neredeyse sanata düşman olan 'sanatçılarla' Paris'te Wagner'in bir operasını sahneye koymaya çalışan Macar bir orkestra şefiyle, onun aşık olduğu Amerikalı bir sopranoyu anlattığı harika bir filmi vardır, 'Venüs'le Buluşma.' Genç orkestra şefi bin türlü engelin, entrikanın, kaprisin arasında istediği gibi bir müzik çalabilmek için kıvranırken, dünyanın en güzel seslerinden birine sahip olan, zeki, güzel, şımarık ve gençliğini ardında bıraktığından kaygılı sopranoya aşık olur. Soprano da bu çocuksu, yetenekli ve çaresiz şefe tutulur. Macar şef evlidir. Güzel soprano ise, artık efsane olmuş çok ünlü bir başka Macar şefle bir zamanlar bir aşk yaşamıştır. Genç şef, sevdiği kadın, karısı ve hayran olduğu eski şefin korkutucu efsanesi arasında sıkışır, bir yandan da orkestradaki çeşitli sorunların üstesinden gelmeye uğraşır. Bütün bunlara rağmen birbirlerine aşklarından sözetmeyi ve birlikte olmayı başarırlar, harika sevişirler, kadınların seviştikten sonra 'bu bir mucize' dedikleri o olağanüstü sevişmelerden. Bir seferinde prova yapılırken gene orkestrayla şefin arasında sorun çıkar, şef provayı izleyen sopranonun yanına gelir, 'bunları azdıramıyorum' der 'ne yapacağım.' - Azdırırsın, der soprano, beni azdırdığına göre onları da azdırırsın. Bu bir tek cümle bile şefe ihtiyacı olan gücü vermeye yeter. Ama hayat her zaman bu kadar güzel değildir şef için. Sopranoya aşık olduğunu anlayan karısı onu evden kovar, soprano şefin evliliğini bozmak istemediğinden telefonlarına cevap vermez. Bütün bu karmaşaya rağmen yeniden biraraya gelirler. Soprano şefe, 'hiç kimseye böyle aşık olmadım' der. Şef de olağanüstü güzellikte sesi olan bu huysuz kadına aşıktır. Ve, o dönemeç gelir. Bir sevişmeden sonra yatağın üstünde çırılçıplak birbirlerine sarılmış vaziyette kucak kucağa otururlarken, soprano 'Paris'ten sonra ne yapacağımızı düşünüyorum' der gülümseyerek. Gelecekle ilgili bir söz bekler şeften. Şef sesini çıkarmadan bakar kadının yüzüne. Tek kelime etmez. Hayatının belki de en önemli dönemeçlerinden birinde, kadere 'buradan sap' diye bağırmak isterken sessizce durur. Soprano anlar. Şef, kadere 'buradan sap' diyememiştir. Operanın ve hayatının 'venüsüyle' buluşamayacaktır. Aşkına ve isteğine rağmen karar verecek cesareti gösterememiş, hayatını bir başka geleceğe döndürememiştir. Kimbilir, belki karısının çok üzüleceğini düşünmek, belki sopranonun kendisinden bıkacağından çekinmek, belki eski ve ünlü şefin hayali altında ezileceğini sanmak, belki de sopranonun kaprislerinin kendi geleceğini boğacağından korkmak. Nedeni ne olursa olsun şef kararını verememiştir. Henüz varolmayan 'gelecekle' ilgili korkular, varolan 'an'ı ve o andaki o olağanüstü isteği hayata geçirmeye engel olmuştur. Kararsız kalmış, kader yoluna devam etmiştir. Peki, gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir? Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine, geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte. Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır. Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir? Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep? O yüzden mi, en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz? Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecek' denilen zaman parçası mıdır? Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır? Yarın, bu korkunç gücünü bilinmez olmasına mı borçludur? Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder? Şef, o sessizlik anında bile, o güzel sopranoyu hayatı boyunca seveceğini ve özleyeceğini bilir, o kadın olmadan geçecek olan hayatının solgunlaşacağını keskin bir şekilde hisseder. Yaşadığı acıyı sessizliğiyle kabullenir. Gelecekten korktuğu için geleceği istediği gibi yaşayamaz. Karar veremediği için hayatının yolunu kararsızlığı çizer. Hayatlarımızı kararlarımız mı kararsızlıklarımız mı belirler? 'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı? Kaç dönemeçten 'Venüs'le buluşamadan' geçtik acaba? Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik? Ahmet Altan- hayatın süprizleri....
Bilmemek Duygularınız sizindir, saklıdır, kimsenin müdahale edemeyeceği bir biçimde size aittir, oradaki her değişiklik yalnızca sizinle ilgili bir keder ya da sevinç yaratacaktır ama hayatınız başkalarının da içinde dolaştığı, başkalarının da kendine bir yer bulduğu, açıkça görülen, izlenen, müdahale edilebilen, oradaki her değişiklikle başkalarının da yaralanabildiği bir duraktır. Vitrinlerindeki mankenleri çırılçıplak soyulmuş, demir parmaklıkları indirilmiş ışıksız dükkanların iki yanına dizildiği, apartman kapılarının sıkısıkıya kapatılmış olduğu, köşebaşlarında çöplerin biriktiği Şişli'nin arka sokaklarından bir gece vakti, korkmayı bile unutarak, aşk acıları içinde ağlayarak geçtiğim o gece on yaşlarındaydım herhalde. Erken gelen bir özgürlük merakıyla tek başıma gittiğim, gazoz ve toz kokulu Tan Sineması'nda seyrettiğim filmdeki siyah gözlü kıza aşık olmuştum. Ama aşktan ağlamıyordum. Kızın adını öğrenemediğim için ağlıyordum, onun kim olduğunu anlayamamıştım. Adını bilmediğim için onu hayallerimin arasına alamıyordum. Hayallerime alamadığım için hayatıma da alamamıştım. Aşıktım ama aşık olduğum, kendisine ruhumda yer açtığım bir kadına hayatımda bir yer açmam, onu hayatımın bir yerine, hayallerimde de olsa, yerleştirmem mümkün olmuyordu. Şimdi büyüklere çok manasız geleceğini bildiğim ama bir çocuğu gerçek bir acıyla acıtan o ani aşkı yaşarken; duygu dünyandaki yeri bu kadar açık ve kesin olan birinin hayatındaki yerini bilememenin, ona hayatında bir yer bulamamanın nasıl yakıcı bir sızıya dönüşebileceğini galiba ilk o gece sezdim. O gece, o kıza hayatımda bir yer bulamamamın nedeni hayal eksikliğindendi, hayal kuramamıştım. Daha sonraları, duygularla hayat arasındaki çatışmaların, yalnızca hayal eksikliğinden kaynaklanmadığını; insanın varlığını oluşturan duygularıyla düşünceleri ve bu ikisini birden kapsayan hayatı arasındaki belirsizliklerin, bunların arasındaki, açılması bazen imkansız olan kapıların tahminimden çok daha fazla olacağını görecektim. Okuduğum kitaplardaki kahramanların çoğu da, duygularındaki belirsizliklerden değil, duygularıyla hayatları arasındaki belirsizlikten acı çekiyorlardı. Sevdiklerine duygularında ve hayallerinde bir yer bulsalar bile hayatlarında bir yer bulamıyorlardı. Sanki duygularımızda çok keskin ışıklarla aydınlanmış, parlak ve canlı duran biri, hayatımızda, sırf parlaklığından dolayı yer bulamıyordu, onu hayatımıza yerleştirmek için birçok ışığın yerini değiştirmemiz, bazı ışıkları söndürmemiz gerekeceğinden karar verirken duralıyorduk. Ve soruyorduk kendimize: - Onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri neresi? Bu cevaplandırılması tahmin edilenden daha zor bir soru. Çok sevdiğiniz, çok değer verdiğiniz bir insanı hayatınıza almak istediğinizde, onu hakettiği yere yerleştirebilmek için, onun kadar ya da ona yakın değerde bir başka şeyi hayatınızdan çıkarmak zorunda kalırsınız. Bir vakitler İngiltere kralı, halktan bir kadına aşık olup da kendine bu soruyu sormak zorunda kaldığında, 'onun yeri hayatımın merkezi' cevabını vererek, sevdiğini hayatına yerleştirebilmek için krallık tacını hayatından çıkartıp atmıştı. Ama o kralın yeğeni, aynı soruya amcası kadar güçlü ve açık bir cevap veremedi. Hayatından hiçbir şey çıkaramadığından, gerçekten aşık olduğu kadını hayatına alamadı. Amca kral, kadınını, yeğen prensin kadınını sevdiğinden daha çok seviyordu diye bir sonuç çıkarmak hemen mümkün mü tam bilemiyorum. Ya da prens taca amcasından daha düşkündü demek gerçeği açıklamaya yeter mi, ondan da emin değilim. Prens sevdiği kadın için tacı hayatından çıkarmaya karar verse, bu kararla birlikte sadece müstakbel tacını değil büyük bir ihtimalle annesinin mutluluğunu ve güvenini, babasının oğluyla ilgili beslediği hayalleri de hayatından çıkarmak zorunda kalacaktı. Belki buna gücü yetmedi, belki annesini mutsuz görmeye dayanamayıp kendi mutluluğundan vazgeçti, ki insanın kendi mutluluğundan bir başkası için vazgeçmesi de tacından vazgeçmek kadar, hatta bazen ondan da zor olabilir. Mutluluğundan mı yoksa tacından mı vazgeçen daha büyük bir fedakarlıkta bulundu, buna kim kolayca cevap verebilir. Tek bilebileceğimiz, 'duygularımdaki yerini bildiğim bu insanın hayatımdaki yeri neresi' sorusuna cevap vermenin sanıldığından daha güç olduğudur. En sıradan insanın bile öylesine karmaşık ve kalabalık bir hayatı vardır ki, o hayatın içinde yeni birisine yer açmak daima birilerini huzursuz edecek, birilerinin canını yakacaktır. Bir mutluluk büyük bir ihtimalle bir başkasının mutluluğu karşılığında satın alınacaktır hayattan. Bir başkasının mutluluğu pahasına elde edilecek bir mutluluk, bir sızı, bir pişmanlık, bir keder bırakmayacak mıdır sizde, mutluluğunuz, karar verdiğiniz anda başkasının kederiyle yaralanıp eksilmeyecek midir? Bir başka insana duygularınızda yer bulmak, ona hayatınızda bir yer bulmaktan daha kolaydır. Duygularınız sizindir, saklıdır, kimsenin müdahale edemeyeceği bir biçimde size aittir, oradaki her değişiklik yalnızca sizinle ilgili bir keder ya da sevinç yaratacaktır ama hayatınız başkalarının da içinde dolaştığı, başkalarının da kendine bir yer bulduğu, açıkça görülen, izlenen, müdahale edilebilen, oradaki her değişiklikle başkalarının da yaralanabildiği bir duraktır. Hayatınızdaki her kıpırtı birçok insanı da kıpırdatır. Kıpırdamadığınızda ise acı çeken siz olursunuz, bir de sizin duygularınızda yer alıp da, hayatınızda yer almayı bekleyen insan. Hayatınızdakileri kıpırdatmayıp onları acıdan kurtarırsanız, kendinizi ve sevdiğinizi acıtırsınız, kendinizi ve sevdiğinizi sevindirip hayatınızı yeniden düzenlediğinizde başka birilerini. 'Duygularımdaki yerini bildiğim insanın hayatımdaki yeri neresi' sorusunu sorduğunuzda, bunu sormak zorunda kaldığınızda, bir acının bir yerde kımıldanmaya başladığını hissedersiniz kaçınılmaz olarak. Ben on yaşındayken ismini bilmediğim bir kadına ansızın aşık olup da, onu, adını bilmediğim için hayallerime ve hayatıma alamadığımda ağlamıştım sokaklarda. Sonra, adını bildiğim, hayallerime aldığım ama hayatımdaki yeri neresi sorusuna bir cevap bulamadıklarım için ağladım. Duygularınızdaki yerini bilirsiniz bir insanın. Ama onun hayatınızdaki yerini bilmek... Bu zordur. Vereceğiniz cevap, bu cevap ne olursa olsun, ıssız ve karanlık bir sokakta ağlayan bir oğlanın çektiği acının nasıl bir şey olduğunu size gösterir. Ahmet Altan - Şu an ne dinliyorsunuz... ?
Önemli Bilgi
Bu siteyi kullanarak, forum Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.
Account
Navigation
Araştır
Configure browser push notifications
Chrome (Android)
- Tap the lock icon next to the address bar.
- Tap Permissions → Notifications.
- Adjust your preference.
Chrome (Desktop)
- Click the padlock icon in the address bar.
- Select Site settings.
- Find Notifications and adjust your preference.
Safari (iOS 16.4+)
- Ensure the site is installed via Add to Home Screen.
- Open Settings App → Notifications.
- Find your app name and adjust your preference.
Safari (macOS)
- Go to Safari → Preferences.
- Click the Websites tab.
- Select Notifications in the sidebar.
- Find this website and adjust your preference.
Edge (Android)
- Tap the lock icon next to the address bar.
- Tap Permissions.
- Find Notifications and adjust your preference.
Edge (Desktop)
- Click the padlock icon in the address bar.
- Click Permissions for this site.
- Find Notifications and adjust your preference.
Firefox (Android)
- Go to Settings → Site permissions.
- Tap Notifications.
- Find this site in the list and adjust your preference.
Firefox (Desktop)
- Open Firefox Settings.
- Search for Notifications.
- Find this site in the list and adjust your preference.