Jump to content
  • Duyurular

    • Yakup Çağatay

      Görünmeyen Resimler - Imgur ve PhotoBucket   06-08-2015

      Türkiye'de i.imgur adresi engellemiş durumdadır, bu sorunu çözmek için ilk etapta öncelikli konuları yenilemeye başladık. Şuan görmek için yapmanız gereken basit bir DNS değişikliğidir; Google dns gibi 8.8.4.4 NOT: Bu sadece imgur'a yüklenen fotoğraflar için geçerlidir. PhotoBucket da diğer sitelerde görüntülemesini kapattı. Gözükmeyen bir resim/foto gördüğünüzde lütfen RAPOR düğmesini kullanarak bizlere bildiriniz eğer mümkünse görünür hale getireceğiz. İlginize Teşekkürler.
  • Hoş Geldiniz!

    Tüm özelliklerine erişmek için şimdi kaydolun. Kayıt yaptırdıktan sonra, konu açabilir, konuları yanıtlayabilir, kullanıcıların mesajlarını beğenebilir, özel mesaj yollayabilirsiniz.

    Kayıt olduktan sonra bu mesaj silinecektir.

“ER-OL
Cem Boneval

Gezi Notları - Nis'ten Cenova'ya Deniz Yolculuğu Ve Toskana

Önerilen Mesajlar

Cem Boneval    24.597

Gezi notlarının ikinci ve daha kısa bölümü ile devam edip bazı soruları da sonunda cevaplandırmaya çalışacağım. 

 

Bu bölümde Toskana'nın kalbinde yer alan Chianti bölgesinde kısa bir gezinti yapıp, bölgenin güçlü tarihi geçmişi olan iki küçük kentine uğrayacağız: Siena ve San Gimignano.

 

Chianti bölgesi aynı adı taşıyan şarapları  ile ünlenmiş. Gerçek bir Chianti şarabı için en az %80 oranında bölgede yüzyıllardır yetiştirilen Sangiovese üzümlerinin kullanılması şartı var.

Bu üzüm vişne, ahududu gibi kırmızı meyvelerin tadını çok baskın olmayan bir tanin ve hafif ama belrigin asitlikle sunan taze sofra şaraplarının imalatında kullanılıyor.

 

Haliyle bölge tümüyle bir bağlar ve aradaki tepelere kurulmuş minik köyler ya da şarap imalathaneleri ile dolu.

Sessiz, sakin, yeşil ve dinlenmek isteyenler için birebir. 

Küçük şatolardan bozma oteller, tadım yaptıran otantik şarap imalathaneleri, dar ama keyifli yolları ile gezmek ve konaklamak için mükemmel bir bölge.

 

toskana_31.jpg

 

toskana_32.jpg

 

toskana_30.jpg

 

Bölgede ilk durağımız San Gimignano (Sen Ciminyano okunuyor).

Uzaktan bakınca gökdelenler yükseliyor havası verse de burası etrafı surlarla çevrili, çok iyi korunmuş bir Ortaçağ kasabası havasında.

"Ortaçağın Manhattanı" olarak adlandırılan yerde 12. ve 13. yüzyıllarda yapılmış olan kulelerden günümüze dek 14 tanesi ayakta kalabilmiş. 

Beldeninin tarihi merkezinin Ortacağ mimarisi koruması nedeniyle UNESCO Dünya Mirasları Italya listesinde bulunuyor.

Bu tür beldelerde ortaçağda değişik aileleler ve kilise arasındaki arasındaki erk savaşının mimariye yansımasını da izlemek mümkün, her yeni gelen sarayına/kilieyerakiplerinden daha yüksek bir kule yaptırmak için uğraş vermiş.

 
toskana_37.jpg
 
toskana_38.jpg
 
toskana_39.jpg
 
toskana_40.jpg
 
toskana_41.jpg
 
Yukarıdaki Piazza del Sisterna meydanının bir diğer özelliği de dünya çapında ödüllü bir dondurmacının burada yer alması, dünyevi zevkleri ihmal etmemek lazım....
 
toskana_42.jpg
 
İkinci durağımız ise çok daha iyi bilinen ve yine UNESCO korumasında olan Siena.
Siena güçlü bir tarihi geçmişe ve ortaçağın ticaret hayatında etkin bir yere sahip.
Bugünse en önemli turistik cazibe merkezlerinden bir ama aynı zamanda İtalya'nın en iyi üniversitelerinden birini barındırıyor (özellikle tıp ve hukuk çok güçlü).
Ayrıca Campo meydanında yapılan ve şehrin 17 mahalle takımının yarıştığı, neredeyse 500 yıllık geleneğe sahip at yarışları, namı diğer "Palio" tanınırlığa önemli katkıda bulunmuş.
Çok sayıda gurme restoranı var.
Gerçekten kalabalık ama çok renkli mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri.
 
Katedrali
 
toskana_33.jpg
 
Campo meydanı
 
toskana_36.jpg
 
toskana_34.jpg
 
toskana_35.jpg
 
 Dönüş yolculuğunda THY kaptanımız bize bir güzellik yaparak Boğaz üzerinden uçurarak Istanbul'un eşsiz güzelliğini belgelememize de izin verdi...
 
toskana_46.jpg
 
toskana_47.jpg
 
 
Gelelim sorulara...
 

Fotograflar harika, yazi daha da harika...
Floransa, Avrupa'da gormeyi en cok istedigim sehir. Hatta gormeyi gercekten istedigim tek sehir. Dan Brown'in Inferno kitabiyla daha da bi alevlenmisti bu ilgim.
En kisa zamanda gitmeyi istiyorum.
Bu arada bizim ehliyetlerin yurtdisinda gecerlilik/kullanim durumu nasil?

Bence de gitmelisin...

Avrupa'da bizim ehliyetlerle ilgili hiçbir sorun yok, yıllardır kullanıyorum. 

 

Hocam audi nin kiralama ucreti icin ne kadar odediniz acaba ulkemizle karsilastirmak icin

Dört tam gün kullandık, 700 km yol yaptık, 35L mazot kullandık.

Araç için 400€ ödedim.

Ancak bunun 120€'su ek sigorta bedeli. Bunu almazsanız kazalarda 1200€ ve çalınmada 2000€ sizden tahsil ediliyor. En ufak bir çizilmede dahi bu ödenen meblağın mislini talep ettikleri için özellikle İtalya kapsamlı sigortalı alıyorum. 

Mazot Türkiye'den pahalı, 1,77€ idi.

Ortalama 4.7L/100 km yaktık eri ama genelde sakin kullanımla...

Bir de otoyollar çok pahalı, toplam 37€ ödedik. 

 

Hakikaten yaw :):) :) şimdi o rotada ortalama ne yakar ki bu alet:) :):) :))
Şimdi bir finansal döküm yapmak lazım ama:) :):) :)

Kabaca döküm vereyim

330€/kişi Antalya - Cenova - Antalya uçak bileti 

354€ Floransa dört gece konaklama (iki kişi oda-kahvaltı, konforlu ama ekonomik bir otelde)

500€ Araç ve masrafları (yakıt, otoyol, otopark vb.) 

30-60€/kişi arası günlük yiyecek masrafı, bu aşağı pek inmez ama yukarıya doğru rahatlıkla aşılabilir.

50-60€/kişi müze girişleri (tabii bu da gezmeye bağlı).

 

Sonuçta iki kişi gidilirse ve keyifle gezilirse dört gece beş gün maliyeti 900-1000€/kişi.

 

Hımmm, kredi kartı ekstreleri geldiğinde biraz belimiz bükülecek galiba :(

Bu iletiyi paylaş


İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Aydın Baran    4.377

Chianti şarabı

 

Son gidişimde bir şişe almıştım; ne az ne çok para verdim bu %80 lik oranın ne kadarına haiz onu bilemiyorum tabi :)

 

Cem Abi çok güzel gezmişsiniz, herşey var, güzel bir yelkenli ile seyahat, çok güzel şehirler; üzüm bağları, rüya gibi.

Bu iletiyi paylaş


İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Cem Boneval    24.597

Son gidişimde bir şişe almıştım; ne az ne çok para verdim bu %80 lik oranın ne kadarına haiz onu bilemiyorum tabi :)

 

Cem Abi çok güzel gezmişsiniz, herşey var, güzel bir yelkenli ile seyahat, çok güzel şehirler; üzüm bağları, rüya gibi.

Sağol, zaten kalmış şunun şurasında 70-80 sene ömrümüz şimdi gezmeyeceksek ne zaman gezeceğiz değil mi?

 

Bu arada aklıma geldi sen yelkenli diye yazınca, İtalya ve İspanya kıyılarında denize girerken önemli bir sıkıntı var: Zehirli deniz anaları

Pelagia Noctiluca familyasına ait bu yaratıklar çok büyük değiller, bazen sürüler halinde dolaşıyorlar, geceleri çok hoş bir floresans sağlıyorlar, ancak üzerlerindeki kırmızı lekeler içinde kazara değerseniz inanılmaz acı veren ve insana toksik bir madde içeren minik iğneleri var.

Allerjik reaksiyonlar ve hatta anafilaksi bile gelişebilir ama sadece acısı bile yeterli.

Halk arasında meduza diye adlandırılıyorlar.

Sanırım göreceli kirli ve sıcak denizlerde daha fazla ürüyorlar.

Bizim kıyılarımızda pek görmedim, ama maalesef gezdiğimiz bölgede vardı ve ben de çarpıldım, sadece iki parmak değmesine rağmen elim şişti ve inanlımaz ağrılı idi.

Neyse bol kortizon ve lokal anihistaminikle kontrol altına adlık.

Üstünden 10 gün geçti ve yeni yeni dikenleri vücuttan atıyorum, kaşıntılı yaralarla bu arada!

Yani her şey de pespembe olmuyor. 

 

Capo_Gallo_Pelagia_noctiluca.jpg

 

Umarım buralara gelmezler...

Cem Boneval tarafından düzenlendi

Bu iletiyi paylaş


İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Mertcan Çelik    6.020

Avusturalya'da daha küçük boyutluları direkt öldürüyor. Gözle görme ihtimaliniz bile yok. Sokma hızı airbag'lerin açılma hızından fazlaydı diye hatırlıyorum. 

 

Mükemmel bir gezi olmuş Cem abi. Ben de ara ara yeşil pasaporttan yaş sebebi ile olmadan önce bir interrail neyim mi yapsam diyorum da pek tembel olduğumdan ya çok masraflı ya çok zahmetli olur gibime geliyor.

Bu iletiyi paylaş


İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Hesap oluşturun veya yorum yazmak için oturum açın

Yorum yapmak için üye olmanız gerekiyor

Hesap oluştur

Hesap oluşturmak ve bize katılmak çok kolay.

Hesap Oluştur

Giriş yap

Zaten bir hesabınız var mı? Buradan giriş yapın.

Giriş Yap



  • Benzer Konular

    • Yazan: Doğan Kurban
      Arkadaşlar 15 günlük Mersin Susanoğlan tatilimden güzel kareleri beğeni ve önerilerinize sunuyorum.Sevgi ve saygılarımla.
       
       
       

       

       

       

       

       

       

    • Yazan: Ahmet A.

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       

       
    • Yazan: Ahmet A.
      Geçen haftaki tatil kaçamağında duraklarımızdan biri Narlıkuyu oldu. 
      Mersine bağlı bu koy merkeze yaklaşık 65 km uzaklıkta, balık restaurantları ile ünlüdür (haliyle gitmişken yedik)...
      Belde olarak çok küçük olmasına karşın koy, yatların ve turistlerin uğrak mekanı.... 
      Koyun ilginç bir özelliği suyunun tatlı ve çok soğuk olması.
      Öyle ki ev hayvanları bu koydan su içerek susuzluklarını giderebilmektedirler... 
      Tatlı su olmasının sebebi cennet obruğundan akan yeraltı suyunun buraya dökülmesinden kaynaklıymış.
      Koydan  bir kaç kare....
       

       

       

       

       

       

       

       

       

       
       
      Narlıkuyu'da balık keyfinden sonra buraya yaklaşık 3 km ötedeki Cennet-Cehennem Mağaralarına gittik.
      Her iki ören yeride doğal çöküntüyle oluşmuş obruklardı. Cennet obruğuna inmek için yaklaşık 500 basamak var.
      Obruk tabanına inen merdivenli yolun bitimine yakın bir yerde, 5.yy'dan kalma Meryem ana şapeli vardı. 
      Merdivenli yolun da bu dönemden kaldığı sanılmaktadır. Rahatlıkla obruğun tabanına kadar inilebilmektedir. 
      Mağara zeminine varınca yeraltından geçen akarsuyun sesi,kolaylıkla duyulabilmektedir.
      İnerken yormasa da çıkması bayağı eziyetti. Cennet mağarası yeryüzünden yaklaşık 80-100m aşağıda kalıyor...
      Buradan çıktıktan sonra kafilemiz yorulduğu için Cehennem çöküğünü görmek kısmet olmadı.... 
       
      Cennete yukarıdan bakış;
       

       

       

       

       

       

       
      İndikçe yeşillik artıyor;
       

       

       

       

       
      Mağara girişi ve Meryem ana şapeli;
       

       

       

       
      Ve dönüş vakti;
       

       

       
       
      Dip not: 9 Yaşındaki kardeşimin olaya bakış açısı: "Böyle cennet mi olur? Cehennemin dibine kurmuşlar Cenneti"  
       
    • Yazan: Ahmet A.
      Haftasonu Şanlıurfa’ya bağlı Halfeti ilçesini gezdik…
      Ancak öncelikle yol üstünde ki ilk durağımız Birecik ilçesi oldu. 
      Burası Fırat’ın kıyısında Kelaynak kuşlarıyla ünlü Antep yolu üzerinde bulunan göze hoş gelen  bir ilçe….
       

       

       

       

       

       
      Nesilleri tükenme tehlikesinde olan Kelaynak üretim tesisine de uğradık.
      Ancak üreme döneminde olduklarından rahatsız etmemek adına uzaktan görebildik.
       

       

       

       
      Birecikte kısa bir molanın ardından Ecoboostun keyfine varabildiğimiz bol virajlı, inişli çıkışlı bir parkur ve ardından Halfeti... İlçenin büyük bölümü 2000'li yılların başında Fırat nehri üzerine yapılan baraj sonrası sular altında kalmış. Eskiler yitirdikleri yurtlarını,evlerini ve fıstık ağaçlarını(15-20 sene emek istiyormuş bu ağaç) hatırlayıp hüzünlenirken, gençler turizm patlamasından oldukça memnunlar. ilçede su sporları, tekne gezileri ve duba restaurant işletmeleri ilk göze çarpanlar.
      İlk resimler tekneden Halfetinin genel görüntüsü...
       

       

       

       

       

       

       
      Bu resimlerse nehir yatağına dikine giren bir diğer deyişle tıpkı haliç gibi içeri kıvrılan suyun üzerinden....
       

       

       

       

       
      Tekneyle ulaşılabilen  tarihi Rumkale...
       

       

       
      Nehirden genel görünüm...
       

       
      Yarısı dışarıda kalan elektrik direği...
       

       
      Büyük bölümü Fırat'a teslim olan Savaşan köyü ve resimlerden görmeye alıştığımız cami ile minaresi....
      Suyun bir miktar çekildiğini görüyoruz...
       

       

       

       

       

       
      Benden bu kadar... Daha fazlasını görmek isteyen mutlaka burayı gidip görmeli
    • Yazan: Cem Boneval
      İş nedeniyle 4-5 yıldır yılda 4-5 kez Paris'e gitmek zorunda kalıyorum.
      Zorunda kalıyorum ifadesini özellikle seçtim, birkaç kere zevk ve keyif verici oluyor da sonradan sadece toplantı için gitmek ve o kadar yolu uçak kabinine tıkılarak geçirmek pek de keyifli olmayabiliyor.



      Buna rağmen Paris'e iner inmez şehrin büyülü ışıltısı insanı sarıp başka bir dünyaya götürebiliyor.

      Bu konu çok çabuk bitmez.
      Önce fotoğrafları koyup sonra satır aralarını doldurmaya çalışacağım.
      Çekimler Canon Ixus 210 kompakt makina ve hTc One X telefonumla yapılmıştır (yanında * olanlar telefondur)
      hTc'ni kamerasının da hayli başarılı olduğunu gözlemlemiş oldum.

      Önce temel bilgi:
      Paris Fransa'nın kuzey - kuzey batısında Seine nehri kıyısında yer alan ve Fransız ihtilaline de ev sahipliği yaparak tarihi/çağı değiştiren şehir olma özelliği olan (Istanbul gibi) bir şehir. Neredeyse 2000 yıllık tarihi var ama Fransız İmparatorluğunun başkenti olarak serpilmiş ve büyümüş.
      Şehir merkezinde yerleşik nüfus 2,3 Milyon, ancak yılda 40 Milyon turist aldığı düşünülürse kışın günlük 80-100.000, yazın 150-200.000 turisti de bu sayıya eklemek lazım.
      Gerçekten şehir merkezinde her beş kişiden biri turist ve 10 kişiden biri de elinde bavul geziyor.
      Eyaletin tümünde ise 12 Milyon insan yaşıyor. Mülteci oranı ise %20'lerde ve bunların 3/4'ü de müslüman. Mağribiler, Sahra güneyi Afrikası ve Orta Doğu (Lübnan, Ürdün, Kürtler) göçmenleri başlıca önemli gruplar.
      Özellikle metroda belli hatlarda siyahi nüfus oranı çoğunluk olabiliyor.

      Bu arada şehir dünyanın sayılı metro ağlarından birine ev sahipliği yapıyor. Toplam 14 hat, 214 km güzergahta 300 istasyonu paylaşıyor. Yer üstünde de banliyölerle beraber 280'e yakın otobüs hattı var.
      Metro haritasının Istanbul metrosu ile benzerliği de şaşırtıcı:




      Paris "arrondisement" adı verilen toplam 20 alt belediye bölgesine ayrılıyor.

      Şimdi resimlerle çevreyi gezelim:
       
      İlk iki görüntü Concorde meydanından.
      Yapımı 1750'lerde gerçekleşen meydan Paris'in tam göbeğinde yer alıyor ve bugün Arc de Triumph'da Louvre'a uzanan yolun tam ortasında.bulunuyor.
      360 x 210 m'lik bir sekizgen ve her bir köşesinde Fransa'nın kalan sekiz eyaletini temsil eden birer heykel bulunuyor (altta sağda oturan hatun bunlardan biri)
      Tam ortasında Mehmet Ali Paşa'nın 1839 Fransa'ya hediye ettiği ve Luksor tapınağının girişinden alınan obelisk (dikilitaş) bulunuyor, 2.Ramses'in maceralarını merak edenler hiyeroglifi çözme yeteneğine sahiplerse gidip burada okuyabilirler. İlginç olan Fransız ihtilalinde hemen bunun yanına giyotinin kurulmuş olması. 
      Aşağdıaki fotoğrafa meydanın kuzey köşesinden güneye bakıyoruz, karşıda net seçilmese de Seine nehrini aşan meydanla aynı ismi taşıyan köprü var, karşımızda duran çok sütunlu bina ise Ulusal Meclis Binası, hemen sağındaki altın renkli kubbe ise Gaziler Hastanesi (Hopital de Invalides).
       
      *
       
      Bu görüntüde ise meydanın kuzey sınırına bakıyoruz. Gördüğümüz binanın sağı Denizcilik Bakanlığı, ortası FIA ve Fransız Otomobil Kulubüne ait (benim toplantılara gittiğim yer) ve solunda da Paris'İn en geleneksel ve pahalı oteli olan Hotel Crillion bulunmakta. Bu binanın sağında giden Kraliyet caddesi (Rue Royale) de bizi bölgedki görkemli dini yapı olan Madeleine kilisesine götürür (bir alttaki resim)



       
      Ve geldik Madeleine'nin karşısına. İlk planları 1757'de yapılmasına rağmen sonuçlanması 1842'yi bulmuş bu yapı Napolyon'un ordularına duyulan şükranı temsil eden bir Roman Katolik Kilisesi. 
      Her bri 20 m yüksekliğinde 50 Korint tarzı sütun üzerinde yükselen neo-klasik bir yapı.
      Chopin'in cenazesi de vasiyetine uygun olarak Beethoven'in 9.senfonisi eşliğinde buradan kaldırılmış.

       
      Şimdi ufaktan Seine kıyılarını gezmeye başlıyoruz....
      Karşımızda Pont (köprü) au Change, sağdaki görkemli bina ise Île de la Cité (şehir adası diye tercüme edilmeli, şehrin göbeğinde Seine nehri üzerinde Notre Dame'ın da bulunduğu ada) üzerinde bulunan Conciergerie. 10.yüzyıldan itibaren krallara ev sahipliği yaparken giderek zindana dönüştürülmüş ve Marie Antoinette'e de Fransız ihtilalinde kafası kesilmeden hapis ortamı olarak hizmet vermiş ürkütücü bir yapı, bugün ironi bir şekilde Adalaet Sarayı olarak kullanılıyor bazı bölümleri. Zindan odası ve mumya heykeli halen gezilebiliyor.


       
      Yukarıdaki resim İle de Cité batıdan görünümü idi, aşağıdaki de doğudan görünümü. Ortadaki yapı tersten Notre Dame de Paris. 
      Birkaç kelime de Notre Dame kilisesi üzerine:
      Büyük olasılıkla dünyanın en tanınmış kilisesidir, Roman katolik hizmetindedir ve tipik ve mükemmel Fransız Gotik mimari örneğidir. İsmi "Paris'in hanımefendisi" anlamındadır.
      Paris başpiskoposunun mekanı olması da ayrı bir sembolik önem taşır. 
      Yapımı 1160'da başlamış ve tüm bölümlerinin bitmesi ile 1345'de sonlanmıştır. Fransız ihtilali sırasında ciddi hasar görmüş, ancak orijinaline sadık kalınarak restore edilmiştir.
      Batı cephesinde merdivenle çıkılabilen ve seyir terası olarak kullanılabilen iki kulesi vardır ve bunların güneyde olanı Emmanuel olarak adlandırılan çanı barındırır. Şöhreti bir ağırlığından (13 Ton), ikincisi de 1944 Ağustos'unda Paris müttefik orduları tarafından geri alınmasını müjdeleyen çan olmasından kaynaklanır. 
      Dinlediğim onca kilise orgu arasında en büyüleyici ses sahip 17.yüzyıldan kalma 7000 üzerinde borusu olan orgu da ayrıca meşhurdur.


       
      Seine üzerindeki köprülere devam....
      Paris'te nehri çaprazlayan tam 37 köprü var (bizde 3.Boğaz Köprüsü tartışmaları düşünülürse). Üç köprü sade yaya trafiğine açık, ikisi de tren yolu için.
       
      Aşağıdaki Pont de Invalides, 1821 yılında inşa edilmiş ancak bugünkü haline 1855 yılında dönüşmüş, arada bazı restorasyonlar da geçirmiş.


       
      Altta görülen Alexandre III köprüsü, yapımı 1900 yılında tamamlanmış ve adını Fransız - Rus ittifakını sağlayan Rus çarından alıyor. Büyük Sarayı Eiffel bölgesine bağlıyor. Özellikle göbekteki arması ve iki başlardaki su melekleri heykelleri ile biliniyor.


       
      Bu da aynı köprünün gece hali...

      *
       
      Ve de meşhur Eiffel kulesi...
      Adını yapımcısı Gustave Eiffel'den alan yapının anten kulesi olarak inşa edildiği zannedilse de esas yapım amacı Fransız İhtilalilinin 100.yılında Paris'te yapılan Dünya Fuar'ında bir gösteriş simgesi olarak kullanılması idi.
      Eiffel'in şirketinde çalışan Koechlin ve Nouguier isimli mühendislerin tasarımıdır ve yapımı amaçlandığı gibi fuara yetiştirilmiş ve 1889'da kullanıma asansörsüz de olsa açılmıştır.
      Kule 320 m yüksekliğinde olup en üst (üçüncü) gözlem terası 279 m'de yer almaktadır.
      Paris'in en çok gezilen anıtıdır, 2011 yılında 7 milyon kişi tırmanmıştır ve 250 milyon ziyaretçi sayısına 2010 yılında ulaşılmıştır.
      20.yüzyılın başından itibaren anten ve verici kulesi olarak kullanılmaya başlanmıştır.








       
      Kübik budamalı ağaç şekilleri Paris'te sıradan bir manzara. Göze hoş görünmeleri için çok çaba gösterilse de doğal görünümden uzaklaşma bana itici geldi hep.


       
      Altta Grand Palace de Champs-Elysées. Bu görkemli yapı Şanzelize Bulvarının hemen komşuluğunda yer alır ve adı saray olmasına karşın bir sanat sergi alanı olarak tasarlanmıştır. Açılışı 1900 yılında yapılmış olup yaklaşık tek hacimli 240 m uzunluğunda bir iç alana sahiptir ve yıllardır çok sayıda değerli sergiye ev sahipliği yapmıştır.
       

       
      Paris'in simge yapılarından biri daha: Sacre Coer (kutsal kalp) Bazilikası.
      Paris'in en yüksek tepesi olan Montmartre bölgesinde yer alır.
      Bir katolik kilisesi olarak hizmet veren yapının inşası 1875-1914 arasında gerçekleşmiş ve mimari görkemi ötesinde sosyal ve ahlaki bir değer de taşıyor. 1800'lerin sonlarında Fransa'da özellikle Paris'te katolik-kraliyet yanlıları ile sosyalist-layık-demokrat topluluk arasındaki çatışmaların sona erdirilmesini ifade edecek bir simge sayılıyor. 
      Yakınlarındaki sokak ressamları meydanı da Paris'in simgelerinden biri haline gelmiştir.


       
      Aşağıya bakalım: Concorde meydanından Champs-Elysées (Şanzelize) caddesine bakış ve sonunda Arc de Triomphe.
      Yaklaşık 2 km uzunluğundaki bu cadde nitelikli mağazaları (Louis-Vutton'dan Mercedes'e), çeşitli restoran ve barları, her zaman şık insanlarla dolu geniş kaldırımları ile büyük olasılıkla dünyanın en meşhur ve gayrimenkul fiyatları açısından da en pahalı caddesidir. 
      Turistlerin ilgi odağı olması ötesinde şehrin merkezindeki stratejik konumu ile orduların da gösteri ve merasim alanı olmuştur, Haziran 1940'da Alman orduları işgal esnasında Ağustos 1944'de de müttefikler kurtuluş sürecinde burada yürümüşlerdir.


       
      Ve Arc de Triomph ya da zafer takı....
      Yapımına 1806'da başlanan ve ancak 30 yılda tamamlanabilen bu anıt 50 m yüksekliğinde, 45 m genişliğinde ve 22 m derinliğindedir ve eski adı ile Place De Etoile yeni adı ile Place Charles de Gaulle'dedir.
      Benzer isimli bir diğer zafer takı da aynı aks üzerinde Louvre müzesi girişinde yer almakta ve Arc de Triomph du Carrousel olarak anılmaktadır.
      Fransız ihtilali ve Napolyon savaşları esnasında Fransa uğruna hayatlarını kaybedenler anısına inşa edilmiştir. İlk zafer geçişi daha tamamlanmadan ahşap iskelet halindeyken 1810 yılında Napolyon ve eşi tarafından yapılmıştır. Aynı Napolyonun naşı 1840 yılında yine bu takın altından geçerek "gaziler hastanesindeki" mezarına nakledilmiştir. 
      Bugün asansör ve merdivenle anıtın tepesindeki seyir terasına ulaşmak mümkündür. 
      Altındaki geçişin büyüklüğüne fikir vermesi açısından: Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde ünlü savaş gazisi Fransız pilot çift kanatlı uçağı ile gösteri uçuşu sırasında bu takın altından geçmiştir. 
       


      *
       
      Bu da Louvre'un girişi, gece vakti, DaVinci Şifresi'ni izleyenlere tanıdık gelecektir eminim.

      *
       
      Aşağıdaki görekmli yapı da Opera Garnier, ya da basitçe Paris Opera Binası. 1875'de yapımı tamamlanan yaklaşık 2000 kişi kapasiteli salonu bulunan yapı, Leroux'un romanı ve Andrew-Lloyd Webber'in popüler müzikali "Phantom of the Opera" (Operanın hayaleti) yapıtlarına konu olarak da ünlenmiştir.   

      *

      *
       
      Aşağıdaki panorma da hTc One X'in başarılı panorama çekimleri yapabildiğinin kanıtıdır ve Opera meydanından dağılan Paris'in en ünlü alışveriş caddelerinin buluşma noktasını göstermektedir, yani özellikle hanımlarla uzak durulması gereken mekanları belirlemektedir

      *
       
      Alttaki iki fotoğraf da Yakup için, Paris'teki Apple konsolosluğu ve içindeki ibadethane 

      *

      *
       
      Sanırım sonuna geldik, Vendome meydanı...
      Tuilleries bahçelerinin hemen kuzeyindeki bu meydan ortasındaki dikilitaştan alıyor adını. Austerlitz zaferinin anısına Napolyon tarafından yaptırılan ve 1810 yılında tamamlanan anıtın tepesinde de tandık bir ismin heykeli var haliyle: Evet bildiniz Napolyon....
      Meydanın çevresinde en lüks moda isimlrinin mağazaları, bakanlık binaları ve Paris'in en lüks oteli sayılabilecek ve şu anda restorasyonda olan Ritz yer alıyor. Gezmesi ilginç bir bölge, başka bir dünya, boşuna dememiş Napolyon para, para, para diye...

      *
       
      Paris'in sokak ve metro çalgıcıları meşhurdur ve neredeyse bir gününüzü değişik mekanlarda bedava müzik dinleyerek geçirebilirsiniz. Benim favorim Pazar günleri 10-12 arasında Les Halles metro istasyonunda konser veren Paris senfonisinin yaklaşık 20 kişilik bir grubudur ki bir şekilde dönüş biletimi oradan geçecek ve onları izleyebilecek şekilde alıyorum.
      Bu sefer zaman tutmadı ama Paris'liler yine bir güzellik yaptılar ve Cemre'nin orada kalacağını duyunca bando mızıkalı bir veda konseri düzenlediler, işte buyrun....
        *
       
      SON
       
      Ölmeden gezilecek yerler listesinde ilk üçe girer bu şehir!
×

Önemli Bilgi

Bu siteyi kullanarak, forum Kurallarını kabul etmiş olursunuz.